20 Eylül 2014 Cumartesi

Yaşamak... Vazgeçmek...

Yaşamak çok güzel bir şey aslında çoğu zaman kıymetini bilemesek de... Kızarak, üzülerek geri döndürülemeyecek anlarımızı harcasak da yaşamak güzel şey aslında... Geçtiğimiz ay iki çok sevdiğim sanatçı bu güzellikten vazgeçmeyi seçtiler. Kimbilir neler yaşadılar da nefes almanın, gökyüzüne bakmanın güzelliğinden vazgeçtiler. Biz hayranlarını da üzdüler.





"Gooooooood Morningggggg Vietnammmmm" diyen sesi kulaklarımızda, beyaz perdeden bize baktığında gülümseten yüzü gözlerimizin önünde. İnsanın inanası gelmiyor onun içinin kanadığına. Etrafına mutluluk saçan bir insan hayattan vazgeçecek kadar üzülmüş, bunalmış ve vazgeçmiş olabilir mi? Bizleri güldürürken kendisinin türlü  çeşitli dertlerini gizlemeyi bilen muhteşem bir oyuncuydu Robin Williams. Arkasından bir kaç kelime yazmadan veda etmek istemedim ona. Hiçbir zaman "ay ne yakışıklı" diyerek ağzımızın suyunu akıtmadı o ama her daim aileden biriydi, dosttu, arkadaştı. Gözlerine baktığınızda sıcaklık yayılırdı. Sevmeyeni var mıydı? Sanmıyorum. Yeteneği ile kendine hayran bırakan usta bir oyuncuydu. Oynadığı filmlerin listesine bakıyorum da izleyip de sevmediğim bir tane var mı acaba diye, bulamıyorum. Ölü Ozanlar Derneği, Awakenings, Cadillac Man, Hook, The Fisher King, Toys, Mrs.Doubtfire, Jumanji, Nine Mounths, The Birdcage, Good Will Hunting, Patch Adams, Yapak Zeka, Insomnia, The Final Cut, Robots, Night At The Museum... Hepsinde inanılmaz performansıyla biz hayranlarını büyülemişti. Ne yazık ki Parkinson hastalığının başlangıç evresinde olduğunu öğrendiği an depresyona girmiş, kimbilir neler düşünmüş, neler hissetmiş ki bir an gelmiş kendisini asarak hayatına son vermiş. Dilerim gittiği yerde eğer öte bir dünya varsa sağlığına kavuşmuş ve mutludur. Oradakilere hayat sevinci veriyordur.  

Hayata veda eden, belki herkesin çok da tanımadığı ama benim için hayatta olmaması önemli bir boşluk hissi yaratan diğer isim ise Derek Rieth... Tanışma şansına eriştiğim Pink Martini'nin perküsyonisti... Pink Martini şu hayatta dinlemekten en keyif aldığım gruptur. Hele bir de Ankara'ya gelir konser verirlerse ben mutluluktan uçarım. Onlar sayesinde hiç bilmediğim dillerdeki şarkıları ezbere söyleyebilir, kendimden geçerek dans edebilirim. Ve onlar sahnedeyken her üyeyi ayrı ayrı izler ve dinlemeye çalışırım. Muhteşem müziklerine kapılır giderken bateriyi, gitarı, kemanı, piyanoyu, sahnedeki her bir enstrümanı özümsemeye çabalarım. Şimdi Derek'in yokluğunda vurmalı çalgıların onun elinden çıkan tınısını özlemeden edemeyeceğim. Onun sahnedeki sakin ve dik duruşunu, kendi halinde ve kendini kaptırmış şekilde müziğini yapmasını arayacağım. Biliyorum. O da hayata bipolar bozukluğu nedeniyle kendini vurarak veda etti. Onu hayattan ne vazgeçirdi bilmiyorum. Ama gittiği yerde müziği ile insanlara mutluluk dağıtacağını biliyorum, diliyorum aramızda bulamadığı huzura orada kavuşmuştur. Ve arrdından yüzlerce insanın davulları, düdükleri ve çeşitli müzik aletleriyle düzenledikleri yürüyüşü gittiği yerden izlemiştir...


Huzur içinde uyusunlar...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder