29 Aralık 2012 Cumartesi

Kilolarımla savaşmayacağım sevişeceğim...

  • AKLIMDA DURACAĞINA MİDEMDE DURSUN
  • CANIM ÇEKTİYSE BÜNYEM İHTİYAÇ DUYUYOR
  • YAZIN ÖLSEM KAPUSKAYA, KEREVİZE, NARA KIŞIN ÖLSEM KARPUZA, KİRAZA, ZEYTİNYAĞLILARA HASRET GİDERİM
  • ZAYIFLIK HASTALIKTIR, MUTSUZLUK GÖSTERGESİDİR
  • ŞİŞMANLAR HEP DAHA GENÇ, SEVİMLİ VE NEŞELİDİR
  • YEMEK DEĞİL, HAREKETSİZLİKTİR KİLO ALDIRAN

28 Aralık 2012 Cuma

Kendi fosforlu hayatı mat kadın...


Uzun zamandır tiyatro hasreti ile yanıp tutuşuyordum. Koru Rotaractları 8. Geleneksel Düşler Tiyatrosu ile benim bu hasretimi sona erdirirken bir yandan, bir yandan da Şanlıurfa Ceylanpınar Ortaokulu öğrencilerinin Ankara'ya gelme düşünü gerçekleştirecek parayı topladılar ve kapatılması düşünülen Devlet Tiyatrolarına dikkat çektiler. Ne de iyi ettiler.

27 Aralık 2012 Perşembe

Sen doğmadan önce kalbime hüzün çöktü...

Çok çok uzun bir zaman olmuştu beni böylesine derinden etkileyen bir film izlemeyeli... Sen Dünyaya Gelmeden kalbime öyle derin bir hüzün yerleştirdi ki yıllar önce içimde oluşan yaranın kabuğunu kaldırdı, kanattı... 

Ben kraliçenin kızıyım yani her daim prensesim..

Bugün, dünyaya gelmemin sebebi, varolmam için fedakarlıkların en büyüğünü yapan ve benim için kendinden vazgeçen annemin doğumgünü... Kraliçem iyi ki doğdun, iyi ki bizi doğurdun, iyi ki sen bizim annemiz oldun...

26 Aralık 2012 Çarşamba

2013 bak şimdiden anlaşalım bana bunlarla gel...

Az kalsın kıyamet kopuyor dünya bitiyor derken işte bir yıl daha bitiyor... 2012 geçti gitti bile o yüzden kendisiyle hesaplaşmaya kalkmayacağım, ama 2013'e şimdiden söylüyorum "Bak arkadaş adam gibi gel geleceksen, gelirken de elin boş gelme, yoksa bozuşuruz fena olur"...

21 Aralık 2012 Cuma

Bu kadınlar insan olamaz...

Yani bu kadınlar insansa biz neyiz... Biz insansak bu kadınlar insan olamazlar... Evet evet onlara ne demişlerse doğru demişler bunlar olsa olsa "Victoria'nın Sırrı Melekleri"...

Kıyamet kopmadı... Felaket olmadı... Yaşamaya devam...

Yaaaa işte oturup bekledik hep beraber ne olacak diye... Ne mi oldu? Mayalılar artık nereye göç ettilerse epey bir gülüp eğlendiler bizle...

Hakikaten gidenler oldu di mi ya Şirince'ye ya da Bugarach'a... Neyse onlar da gezmiş oldular. Bir iki tane de Şirince şarabı alıp dönsünler de hani ölüme terk ettikleri dostlarına hediye etsinler belki geri kazanırlar arkadaşlıklarını...Şahsen beni Ankara'da kıyametin ortasında bırakıp, basıp Şirince'ye giden bir tanıdığım, yakınım filan olmadı, olsaydı zaten artık ona yakınım demezdim. "Arkadaş sen nasıl yakınsın, kıyamete geldi mi  uzarsın, haydi bana eyvallah" der onun hayatından çeker giderdim..

19 Aralık 2012 Çarşamba

Yılın ilk hayal kırıklığı: Pirelli 2013 Takvimi...

Erkek olmamama ve gayet de "straight" tercihlerim olmasına rağmen her yıl dört gözle şu iki olayı heyecanla,   biraz kıskançlıkla ve   merakla  beklerim... 

1. Pirelli 2013 Takvimi 

2. Victoria's Secret Yılbaşı Şovu...

18 Aralık 2012 Salı

Kıyamet gelse de bir kopsak...

Herkes kilitlenmiş 21 Aralık'ı bekliyor... Neredeyse tüm dünya bizim Şirince'ye ve Fransızların Bugarach'ına akın edecek gibi.... Ya bu kıyamet kopacaksa tüm dünyada kopmayacak mı? Hadi diyelim ki Şirince ve Bugarach'da kopmayacak dünyanın geri kalanındaki sevdiklerimiz ölüp gidince çok mu mutlu yaşayacağız... Aslına bakarsanız kopsa ayrı dert, kopmasa ayrı dert..

17 Aralık 2012 Pazartesi

Biscolata erkeği bulamadık ama Biscotti yapmayı öğrendik...


Hani tarihte ilk kez sadece erkeklere özgü olmayan bir ürünü erkeklerle tanıtan o muhteşem marka Biscolata ve Victoria's Secret Mankenlerinin erkek versiyonları olan Biscolata erkekleri var ya... Hani yılbaşı gecelerinin erkeklerin ağzının suyunu akıtan şovuna karşılık biz kadınları reklam aralarına bağlayan o reklam var ya... İşte o erkekler gerçek hayatta rastlanılması zor erkekler... O yüzden onlarla bir şeyler yapamadığımız için bahtımıza Biscotti yapmak düştü...

16 Aralık 2012 Pazar

Yaşasın Mim'lendim...

Blogum daha çok yeni... O yüzden blog dünyasını ve blog jargonunu yeni yeni tanıyorum... Düzenli olarak takip ettiğim değerli blogger Deeptone beni bugün Mim'lemiş... Böylece ilk kez mim'lendim... yaşasın...

Aslında uzun zamandır yazılar, şiirler yazan, facebook aleminde komik komik ama tamamen bana ait durumlarla insanları güldürüp, eğlendiren bendenizi blog yazmaya sevgili arkadaşım ve bence çok iyi bir blogger olan Neslihan  teşvik etti. Bu blogu onun sayesinde kurdum diyebilirim. Haliyle bu dünyada yeni biri olarak tam bilemediğim, anlayamadığım şeyleri hemen ona soruyorum.

Deeptone'un blogunda "mimlediklerim" diyerek e.g.bayram yazdığını görünce "aman tanrım"dedim ve hemen Neslihan'a haber uçurdum "Nesliciğim Nesliciğim Deeptone beni mimlemiş, ben şimdi napıcam? İyi bir şey mi bu yoksa çok mu kötü?" 

Bu pastalar başka pastalar...

Bu pastalar yenmiyor... Bu pastaların tadı yok... Bu pastalar kilo yapmıyor... Bu pastalar çok işe yarıyor... İşte size bebekleri olan arkadaşlarınıza, yakınlarına verebileceğiniz en güzel hediye... Bezden Pastalar...

15 Aralık 2012 Cumartesi

Estrella Epcot'tan... Gökkuşağı renginde bir aşk...


Aşk aslında rengarenktir... Kimi zaman hayallerin pembesi... Kimi zaman hüznün mavisi... Ve tutkunun kırmızısı... Öfkenin siyahı...

İşte 24 Şubat 1994 yılında öğrenci oylarıyla beni üçüncülüğe taşıyan şiirim...

Gökkuşağı

Bir renk cümbüşü içinde yaşadık aşkı...
Sen biraz mavi...
Ben biraz pembe...
Beyaz yalanlarla bulduk toz pembe mutluluğu...
Sevdik birbirimizi ateş kırmızısı aşkla...
Buluşurduk seninle gökkuşağında...

Ama bir gün geldi...
Renkler karıştı,
Renkler değişti...
Mutluluk artık çok uzaktı...
Gri acılarla ağladık omuz omuza...
Ve simsiyah bir karanlıkta,
Ayrıldık...
Kalplerimizde acı...
Gözlerimizde korkuyla...
1992, Ankara 



14 Aralık 2012 Cuma

Sofya'da...Yaratıcılık güzel şey...

Birşeyleri hayal edip, sonra o hayalleri gerçekleştirip, ortaya bir ürün koymak, yani bir tür yaratmak güzel şey...Sofya gezimden aklımda kalan izlenimlerin başında bu geliyor...

Yaklaşık 2 hafta önce iş için Sofya'ya gitmiştim. Her yurtdışı seyahatimde olduğu gibi bu sefer de minik yeğenime ilerde "Teyzem de bunu bana Sofya'dan getirmiş" diyeceği bir hediye aramaya koyuldum boş zamanımda. Ama ne kadar zorlandım anlatamam.

13 Aralık 2012 Perşembe

Minik kalp uçtu uçtu... Yalnız kovboyun atına kondu...

Hayat tesadüflerden ibarettir... Ve aşk tesadüfleri, tesadüfler de bizi sever... 

Minik kalp tüm yaralarını sarmış, geçmişi bir daha dönmemek üzere unutmuş, hayatın doya doya yaşamaya değer olduğunu anlamış... O yüzden her anının tadını doya doya çıkarmaya çalışan ve yeniden heyecanla çarpan, hayatta sahip olduklarıyla mutlu mutlu uçan minik kalp, bir gün yanlışlıkla gitmiş yalnız bir kovboyun atına konmuş. Kovboyu hiç tanımıyormuş, kendisini yanlış anlamamasını istediği için kovboyun omzuna dokunmuş demiş ki "çok özür dilerim ben uçtum uçtum uçtum derken yoruldum, gelip buraya kondum"... Yalnızlıktan sıkılmış olacak kovboyun pek hoşuna gitmiş yanıbaşına konan bu minik kalp.

11 Aralık 2012 Salı

Yıldız bahçesi...


Yıllarca gizlenmiş duyguları, takma bir isimle paylaşmak...Bayan Estrella Epcot'u takdimimdir...

Yıllar evvel çocukluk ve genç kızlık dönemimde tüm duygu ve düşüncelerimi şiirle dile getirirdim. Ama çocukluk işte en güzel defterleri alıp, özenle yazdığım şiirlerimi kimselere göstermez, sır gibi saklardım. O zamanlar en sevdiğim sanatçı Aydan Şener'di, üzerinde onun resminin olduğu bir defter almış ve şiirlerimi o deftere yazmaya başlamıştım. Bir gün "gizli şiir defteri"mi oturma odasındaki masanın üzerinde unutmuşum. Canım annem günlüklerimi, defterlerimi ortada da bıraksam karıştırmazdı hiç. Çoğu annede rastlanmayacak şekilde "özel hayatıma" saygısı vardı annemin. Amma ve lakin biricik dayım görüvermiş benim gizli mabedi. Anneme ısrar etmiş okuyalım diye. Annem ne kadar karşı çıksa da meraklarına yenilmişler nihayetinde ve o gizli duygular dökülmüş ortaya. Dayım tüm şiirleri benim yazdığıma inanamamış. O zamanlar 10 yaşlarımdaydım . O yaşlardaki bir çocuğun o kadar ince bir şekilde hislerini dile getiremeyeceğini söyleyince dayım, annem emin olmak için bana defteri okuduklarını o şiirlerin hepsinin mi benim olduğunu sordu. Aman ne kıyamet kopardım ne kıyamet.... Kızdım, bağırdım, çağırdım, ağladım, tepindim ve gizli dünyama girildiği için, o dünyayı parça parça edip çöpe attım.
Ama tabii şiir yazmayı hava gibi su gibi yemek gibi yaşamsal gören bendeniz, durmadım yeni defterler seçtim onların sayfalarını birbir doldurmaya başladım. Hayatımda sadece 2 kez cesaret edip şiirlerimi paylaştım. Okuldaki yarışmalarda ismimiz gizlenerek tüm öğrencilerin oylamasıyla yapılıyordu seçmeler de ondan cesaret edebilmiştim. 
1992'de henüz 14 yaşındayken yazdığım ve 4. olan şiirimi yıllar sonra bir ablamın ısrarı üzerine internette bir şiir sitesinde paylaştım şiir severlerle. Ama tabii yine gizli bir isimle. Estrella Epcot, nam-ı değer yıldız bahçesi... İşte Yıldız Bahçesinden o şiir;

ACILARA TUTUNUYORUM

Yarın yine seni görmek umuduyla 
Yatıyorum boş yatağıma
Yanımda, verdiğin o küçük yastığa
Sarılıyorum sımsıkı
Acılara tutunuyorum
Yatağımın bir ucunda
Bana gülümseyişini
Gözkırpışını hatırladıkça
Darılıyorum anılarıma
Ve sonra canım...
Sen geliyorsun aklıma
Ağlıyorum yastığımda
Battaniyem ısıtmıyor beni
Sevgiyi veremiyor başucumdaki bebeğim
Acılara tutunuyorum
Yatağımın bir ucunda
Gözlerini görüyorum
Ellerini tutuyorum
Sonra kızıyorum sana...
1992, Ankara

9 Aralık 2012 Pazar

Ben ona saflığın günlüğünü yazarken, o bana adiliğin kitabını okuttu...

Kim olduğu, ne zaman hayatıma girdiği ve hayatımdan nasıl gittiğinin aslında hiç önemi yok, önemli olan tek şey giderken götürdükleri...

Onunla birlikte güven, inanç, aşk ve mutluluk terketti evi... Zamanla geri gelebilirler miydi?



Çoktan gitmişti aşk kalpten, yokluğuna alışmış, küstüğü hayatla yalnız başına barışmıştı. Tek başına olmak, her şeyi yalnız yaşamak sadece dostlarla birarada olmak yeter olmuştu. Büyük savaşlardan çıkmış bir kalpti, o yüzden etrafına kocaman surlar örmüş, kendini sıkı sıkıya bir korumaya almıştı. Duvarları aşmaya çalışanları var gücüyle püskürtüyor, kimsenin yeniden tam da ortasına gelip kurulmasına izin vermiyordu. Ama işte savaşı kazandığınızı düşündüğünüz an garip bir rahatlığa kapılırsınız ya, hani en zayıf anıdır o savaşçıların... Tıpkı savaşı kazandıklarını düşünen ve rehavete kapılan Truvalıları bir atın içine saklanan Akhalı askerlerin en zayıf anlarında  yakalayıp yenmeleri gibi, o da minik yaralı kalbin tam kapısında beklermiş meğer.

8 Aralık 2012 Cumartesi

Bir küçük cadı...


Kardeşlik dünyanın en özel bağı... Aynı anneden ve babadan dünyaya geldiğinizde doğal olarak kurulan bu bağı bazen de ayrı anne ayrı babadan dünyaya gelmiş olsanız bile yaşamınızdaki yerleriyle, hayatınızda özel kabul ettiğiniz dostlarınızla kurarsınız ve buna sahip olabilmek öyle çok da rastlanır şanslardan değildir...

Sene 1982, günlerden yine 8 Aralık... Orada olmadığım için tam bilemiyorum ama o kadar eminim ki çok güçlü bir sesle dünyaya merhaba dediğine o gün doğan o minik bebeğin, hayata yumuk yumuk beyaz elleriyle el sallayarak hatta belki de baş parmağını havaya kaldırıp "görürsün hayat bak sana neler edeceğim" diyerek ilk nefesini aldığına..

7 Aralık 2012 Cuma

Evim Sensin vs A Moment to Remember...


                          vs.

Her şeyin olduğu gibi filmlerin de orijinali güzeldir diye bir genelleme yapıp Evim Sensin'i eleştirmeden önce A Moment to Remember'ı izlemem gerekiyordu. Ama keşke izlemeseymişim canım çıktı ağlamaktan...



Vizyona girer girmez bir arkadaşımın isteği üzerine babasının avm'den kazandığı iki kişilik biletle Evim Sensin'e gittik. Filmden çıktığımızda Merve "İyi ki de bilete para vermedik di mi Elif" diyordu. 
Yani illa bu filmi izleyeceğim diyorsanız ve izleyeceğiniz filmin de illa Türkçe olması ve Özcan Deniz ve Fahriye Evcen ikilisini izlemek gibi bir takıntınız yoksa tavsiyem filmin orijinali olan Güney Kore yapımını izlemenizdir.
İki filmi kıyaslayınca Türk versiyonunun sadece filmin ilk sahnelerinde yer alan mevsim geçişlerine dair sahnesinde daha başarılı olduğunu söylemem mümkün. Onun dışında aile içindeki yakın bağ Türk versiyonunda daha fazla işlenmiş o yüzden bizlere daha sıcak gelebilir, ama sonuçta Güney Korelilerin de bizim kadar olmasa da Avrupalılardan daha yakın bir aile bağları olduğu açık...

Herşey unutulabilir mi?

Aslında beynimiz inanılmaz bir makine... O kadar çok şeyi birarada yapabiliyor ki daha sırları tam olarak çözülmüş bile değil...
Benim kendi tecrübem evet beynimiz bir silgi gibi her şeyi silebiliyor. Özellikle de büyük üzüntüler yaşadığımızda eğer kaçış yolumuzu unutmakta buluyorsa hem de ne siliyor gerekli bilgiler bile uçup gidebiliyor zamanla.