30 Eylül 2012 Pazar

Kırık kalpler... Kayıp Ruhlar...

Adem ile Havva'dan kalan aşk... O zamanlar da yalan mıydı acaba şimdilerde olduğu gibi... Yoksa bir elmayla cennetten atılmaya değer bir günah mıydı... Sahi aşk neydi, şimdi ne oldu? 

Uzun zamandır soruyorum bu soruyu kendime... Benim için aşkın tüm hallerini en iyi anlatan yazı Can Dündar'ın bir sevgililer günü için yazdığı "Eğer"dir... Aşkın cevabıdır bu yazı... Eğer size biri bunları hissettiriyorsa işte o kişiye sıkı sıkı sarılın, sakın bırakmayın onu. Çünkü hava gibi su gibi yaşamsal ama çok zor bulunacak bir şeye sahipsiniz demektir.

16 Eylül 2012 Pazar

Çalışmak özgürleştirir mi?

"Arbeit macht frei" yani "Çalışmak özgürleştirir"... Münih'in yakınlarındaki Dachau Nazi Toplama Kampı'nın kapısında bu cümleyi okuduğumdan beri soruyorum kendime "Çalışmak özgürleştirir mi?"...

Ne ironi değil mi Nazi Almanyasının açtığı ilk toplama kampının yani Dachau'nun kapısında yazan bu cümle, sonrasında açılan tüm kampların da kapısında yazıyormuş. Yahudiler ve hatta Türkler bu kamplara "toplanırken" çalışarak özgürleşeceklerini zannediyorlarmış.

15 Eylül 2012 Cumartesi

Siyah gündüzlerin ışıltısı...

Beyaz geceleri ile ünlü St.Petersburg'un siyah gündüzleri de görülmeye değer..Moskova'yı 4 bölüme ayırabiliriz eski, yeni, gökdelenli moder ve arka sokaklar diye. Ama eski adıyla Lenin'in şehrine bunu söyleyebiliri miyim bilemiyorum. Şehrin eski yapıları korunmuş, neredeyse yeni hiçbir bina yok. Yeni binalar da eski mimariye uygun yapılmış, öyle ekstra kat çıkmalar, gökdelenlerle şehrin siluetini değiştirmeler filan yok...
Size tavsiyem, St.Petersburg'a Moskova'dan, hem de yataklı trenle gidin. Hayatınızın en zevkli yolculuğunu yapacaksınız. Biz yılbaşı arefesinde yaptık seyahatimizi. Dışarıda -30'lara varan soğukta yol alırken trenimizden buzlar sarkıyordu ama içerisi bir ana kucağı kadar sıcacıktı. Hatta biraz kalın giyinmiş ter içinde kalmıştık. Sohbet, yemek ve içmek ile vaktin nasıl geçtiğini anlamıyor, yorulunca da mışıl mışıl uyuyorsunuz. Kutup Ekspresi filmindeki gibi kondüktörler gelip biletinizi kontrol ediyorlar. Kapınızı çalan pos bıyıklı bir kondüktör görünce adeta eski zamanlara seyahat ediyorsunuz.

14 Eylül 2012 Cuma

Kar'ın Başkenti...

Eylül ayının ortasına geldik bile... Sonbahar o serin yüzünü göstermeye başladı, önümüz kış...
Bir kış çocuğu olmamam rağmen kıştan, kardan, soğuktan hiç hazzetmem daha doğrusu hazzetmem sanırdım. Meğer benim kışla değil, kışı eziyetli yaşamaktan şikayetim varmış, hoşlanmadığım ise Ankara'nın sıfır altyapısı yüzünden karlı, buzlu, çamurlu yollarda işkenceye varan okula, işe ulaşım daha doğrusu ulaşamama maceralarıymış, nedense evimiz dışında bir türlü ısıtılamayan binalarda kalın kalın, üstüste giyinmekmiş beni bunaltan.. Bunu Moskova'yı ve St.Petersburg'u üstelik de karın, kışın en yoğun yaşandığı Aralık ve Ocak aylarında ziyaretimle anlamış bulunuyorum. 
Gerçekten de buzlar ülkesine dönüyor Aralık ve Ocak'ta Rusya.. Ama masalsı, rüya gibi binalarının, heykellerin, yılbaşı süslemelerinin soğuktan donacağım galiba dediğiniz anda bile büyüsüne kapılıveriyorsunuz.

9 Eylül 2012 Pazar

Hepimiz kendi hayatlarımızın başrolündeyiz...

Pek çok insan hayatın kendi seçimlerinden oluştuğunu adeta kendi hikayelerinin yazarı olduklarını düşünür, buna inanırlar.
Oysa hayat dediğimiz şey zaten bizim dışımızda varolan bir çok unsurdan oluşur ve bu nedenle de senaryoyu yazan kalem bizim elimizde değildir. Biz farkında olmasak da aslında sadece o senaryonun basit sıradan bir oyuncusuyuzdur. Tek başrolümüz ise kendi hayatımızın başrolüdür. Diğer tüm hayatların ise ya yardımcı oyuncusu ya da figüranıyız.
Bir arkadaşım hayatımızın seçimlerimiz olduğunu söylerdi. Israrla ve sabırla ona çoğunlukla başkalarının seçimlerini yaşamak zorunda bırakıldığımızı anlatmaya çalışırdım.
 
Dünyaya gelişimiz bile öyle değil midir? Hangimizin seçimidir dünyaya gelmek? Pek çoğumuz demez miyiz canımızı sıkan şeylerde bana mı sordular dünyaya getirirken diye. Çoğumuzun anne ve babası istediği için dünyaya merhaba  demişizdir, kimisinin anne ve babası dahi istememiştir, kaza kurşunudur hayatları. Hangi ülkede, hangi anne ve babanın çocuğu olarak dünyaya geldiğimiz kaderimizse, sonra yaptığımız seçimlerin de bağımsız olduğunu söyleyebilmek mümkün müdür?
Azeriler "kaza"ya tesadüf derlermiş, hayat da tesadüflerle dolu değil midir? Ve bu tesadüfler bizi seçimlerimize yönlendirmez mi?
 
 
Hayatın kağıdı kalemi elimizde değilse de oyunu bizdedir... Kendi hayatımızın başrolünde ağlarız, güleriz, eğleniriz, hüzünleniriz, içeriz, dağıtırız, gezeriz, tozarız... Diğer hayatlarda ise yardımcı kadın/erkek oyuncu olarak severiz, seviliriz, konuşuruz, dertleşiriz... Birbirimizin hayatlarına değer geçeriz. Tıpkı kaldırımda yürüyen bir sürü insan gibi...Hayatın içinde aslında işte o hiç tanımadığın insanın yanından geçmesi anı gibidir tesadüfler bizi birbirimizin hayatının içine alan veya uzaklaştıran. 
Ve çok azı dışında nedir bizim seçimlerimiz olan? Saç rengimizi, kilomuzu seçimlerimizle değiştirebiliriz belki ama peki ya boyumuz?
 
Okuyacağın okulu seçsen bile zeka, kapasite denen şey seçimle belirlenmez ki...
 
Eminim inanılmaz bir sahne şovum olurdu eğer biraz kulağım ve iyi bir sesim olsaydı.. Yetenekler de veriliyor bize seçemiyoruz.
Hani Cem Yılmaz'ın dediği gibi bir sperm bankası olsa bilmem kaç gram zeka, şu örnekten yetenek, bu diğerinden güzellik/yakışıklılık, vb özellikler bile seçilebilse yine seçen biz olamayacağız...
 
Bu örnekleri uzatıp gidebiliriz...
 
Kısacası bence hayat seçimlerimizden değil bize sunulan seçeneklerden ibaret ve bir kendimiz seçimlerimizle hayatın senaryosunu yazan değil, sunulan seçenekleri oynayan birer oyuncuyuz...

Buyrunuz sahne hepimizin...

 
 

5 Eylül 2012 Çarşamba

İlk nefes...


Hayat bir sürü anlardan ibaret... Kimi birbirinin tekrarı ama hepsi farklı... Her an tekrar yaşanabilir aynı an olmasa da.
Defalarca aşık olabilirsiniz mesela farklı farklı kişilere olsa da... Ya da bir çok kez düşebilirsiniz farklı yerlere olsa da...
Ama hayatta öyle anlar var ki bir tekrarı olmaz, olamaz anlar onlar... Ve öyle anlara şahit olduğunuzda hayatınızda bir kez daha yaşamanız neredeyse imkansız olan en önemli tecrübelerinden birini yaşamış oluyorsunuz.
Henüz 34 yılı geride bırakmış biri olarak geçmişe dönüp baktığımda iki elimin parmaklarını geçmeyecek sayıda sözünü ettiğim gibi anları yaşadığımı söyleyebilirim, ki ben bu konuda şanslı insanlardanım.
Ama hiç kuşkusuz bu sene yaşadığım o en özel an listemde 1 numarada uzunca bir süre yer alacak..

3 Eylül 2012 Pazartesi

Zenginlik...Mutluluk...Kendin olmak...


Hani derler ya milyonların olsa da anlamı yoktur sağlığın olmasa... Aslında sağlığın da olsa onun da anlamı yoktur paylaşacağın kimsen yoksa... Şu hayatta mutsuzlukların en başında yalnızlık gelir bence...

Bu akşam öyle bir masada oturdum ve etrafıma baktım ki orada benim için anlamı olan herkes (belki bazı eksikler vardı ama) bir aradaydı. Sadece onlara bakmak bile içimi öyle büyük bir mutlulukla dolduruyor ki işte huzur ve zenginlik diyorum her seferinde. Onlar bu dünyada nefes almaya devam ettikçe ben asla ama asla yalnız kalmayacağım.
Biricik kardeşim, yeğenim, kuzenlerim; ailem..

2 Eylül 2012 Pazar

Kalbe değen patiler...


Eğer kalbinize bir köpeğin patisi değmemişse karşılıksız ve saf sevgiyi hiç yaşamamışsınız demektir..

Gözlerinizin içine öyle bir bakarlar ki taa kalbinize ulaşır sevgileri. Asla öyle sevilmemiş olacaksınız işte bu andan sonra, hiçbir kimse öyle bakamayacaktır gözlerinize. Ve bir arkadaşımın dediği gibi herkes gelip gidecektir ama o hep kalacaktır yanınızda ta ki ölene değin...