25 Kasım 2012 Pazar

Blues geceleri...

2 Kasım'da başlayan Efes Pilsen Blues Festivali 8 Aralık'da sona eriyor... 20 şehirde 24 konser verecek ekip sizin şehrinizi de ziyaret ediyorsa hiç durmayın. gidip bir "Hoşgeldiniz" deyin bence...


Kuzenlerim ve sevgili arkadaşlarımız Evren ve Kerem ile bu sene kış sezonumuzu etkinliklerle dolu dolu geçirmeye karar verdik. Eeee ne de olsa ayı, kurbağa, kaplumbağa veya köpek balığı olmadığımız için kış uykusuna ihtiyacımız olmadığına göre dolu dolu bir kış geçirmek, bu karanlık ve soğuk Ankara günlerini de eğlenceli kılacaktır diye düşündük. Ne iyi düşünmüşüz...
Dün akşam yine muhteşem bir organizasyonda biraraya geldik. Aslında galiba güzel organizasyonları birlikte eğlenmeyi iyi beceren ekibimizle muhteşem hale getiriyoruz. Bazen bize dışarıdan bir insan gözüyle bakıyorum da, şükürler olsun diyorum, yalansız, dolansız, yapmacıksız birarada olabilen, mutlulukları birlikte yaşayabilen, üzüntülere karşı birlikte durabilen ve beraber olmaktan zevk alıp, hayatı eğlenceye çevirebilen sevgi dolu bir ekibiz. Ne mutlu bize...

Konser zamanı...

Gelelim dün akşama... Daha önce Ankara'ya kaç kez geldiler bilmiyorum ama Efes Pilsen Blues Festivaline ilk kez gittim. Ankara'da 3 akşam konser veren ekibi biz son gecelerinde izledik. İyi ki kaçırmamışız dedim. Konserler Bilkent Otel'de verileceği için ortamı epey farklı hayal etmiştim. Hatta kuzenim Çiğdem de aynı beklentiyle gelmiş meğer. Hayal ettiğimiz ortamı birbirimize tarif ettiğimizde aynı kelimeleri kullanmak bizi konser ortamı kadar şaşırtmadı aslında... Ne yalan söyleyeyim ben 4 saat boyunca herkesin ayakta rock konseri gibi üst üste duracakları bir ortam beklemiyordum. Daha çok filmlerdeki gibi bir yer hayal etmiştim. Üstünde minik mumlar yanan küçük bistrolar, nedense blues olduğu için mi bilmiyorum mavi ışıklı loş bir ortam hayaliyle, hatta rahat rahat oturacağımı düşündüğüm için topuklu ayakkabılarım, şeker kız Candy görünümlü mini eteğim ve bolero hırkamla epey süslenerek gelmiştim. Ama ne göreyim... Ayakta, rock 'n coke festival havasındaydı Bilkent Otel... Neyse ki her hal ve şartta eğlenmeye programlı bendeniz gecenin ilerleyen saatlerinde ayaklarım kendilerini hissetmezken bile dansla, eğlenerek epey bir kalori harcadım. Hatta karar verdim bundan sonra dans ederek, eğlenerek kilo vereceğim...

18 Kasım 2012 Pazar

Gökten sarışın ajan düştü başıma...

Sarışın James Bond olmaz dediler... Oldu hem de içim bir hoş oldu...

Daniel Craig, 007 James Bond rolünü Pierce Brosnan'dan devraldığında herkes sarışın James Bond mu olur diye eleştirmişti. Daniel Craig'in yeni James Bond olduğunun resmen açıklandığı 2005 yılından bu yana 7 yılı ve 3 filmi geride bırakmış bulunuyoruz. Ben o zaman neden olmasın diyordum şimdi iyi ki olmuş diyorum. Çok iyi olmuş, belki yaşına hürmeten hala onu en iyi kabul edenler olsa da iddia ediyorum Sean Connery'den bile iyi bir James Bond, Daniel Craig.

James Bond bir kez daha Türkiye'de... 

Casino Royale, Quantum of Solace'den sonra şimdi de Skyfall'la karşımızda 44 yaşındaki İngiliz aktör.  James Bond'un sinemedaki 50. yılının olması yanı sıra biz Türk sinemaseverler için filmin ayrı bir önemi daha var. Filmin bir bölümü ülkemizde geçiyor. Bu James Bond için bir ilk değil daha önce Sean Connery'li Rusya'dan Sevgilerle ve Pierce Brosnan'lı Dünya Yetmez'de de ülkemize gelmişti ünlü ajan.

Diyet derdi beni gerdi...

Herkes kış aylarında kilo alırken benim yazları kilo almam trajik bir kabus olabilir mi? Ya da 1 kilo vermek için haftaya ihtiyacım varken aynı kiloyu almak için sadece 1-2 saatin bana yetmesi bu genetik bir trajedi olabilir mi?

Diyet veya rejim derdi beni geriyor... Geçen yıl bir kaç ay içinde 10 kiloyu alınca eyvah dedim neler oluyor? Aslında neler olduğu gayet açık ortadaydı. Sporu bırakmış, spor yaparken ne yiyorsam yemeye devam ediyordum. Kilo almak istiyorsanız işte işin sırrı da burada; yaktığınızdan fazlasını yiyin bakın nasıl güzel geliyor size gram gram damlayarak göl olan kilolar. Vallahi öyle hızlı alırsınız ki benim gibi bir bakmışsınız poponuz Nasreddin Hocanın kazanına dönmüş, göbeğiniz Karadeniz tulumu olmuş hani batır üstüne düdük, öttür, Karadenizlileri tutamazsın horon etmeye başlarlar...Bu kilo almak bir tek işe yarıyor o da küçük memelilerin memesi istedikleri boya  ancak kilo aldıkları zaman geliyor. Tabii bunun için önce vücudun geri kalan bölgelerinin de iyi bir şişmiş olması gerekiyor. Bilemiyorum yani yerçekimi yüzünden mi nedir, ben aşağıdan yukarıya doğru kilo alıyorum hani şekilli balonlar vardır şişirirken önce en dibi şişer ve orası en uç sınırlarında hava ile dolduğunda balonun geri kalan yerleri sırayla şişmeye başlar. İşte aynen o hesap. Benim de önce popom büyüyor sonra orası sınıra dayandığında yavaş yavaş bizim tulumba şişmeye başlıyor en son yukarılara geliyor kilolar. Yani göğüslerimin istediğim boya ulaşması için vücudumun önce Ortaçağın tombalak ideal kadınlarına dönmesi gerekiyor. Ahhh çok şansızım çok o zamanlarda gelseymişim dünyaya bu vücutla kainat güzeli bile seçilebilirmişim. Yani benim doğduğum çağ hatalı, iştahımda bir problem yok aslında...

17 Kasım 2012 Cumartesi

İçindeyim nasılsa...İçindesin nasılsa...


Uzun zamandır tek bir şeyi hayal ediyordum... Fonda klasik müzik çalacak ve oturduğum yerden inanılmaz güzel bir manzarayı izleyecektim...Evet hayallerim gerçek oldu... Tek bir farkla ben açık havada bir manzara hayal etmiştim...Meğer ne sınırlı bir hayal gücüm varmış...


Ankara'da Ocak ayında sona erecek bir sergi CerModern'de devam ediyor. Epeydir gitmeyi planlıyordum nihayet geçtiğimiz hafta sonu gidebildik. Evet evet "Çerçeve yok içindesin" sloganıyla tanıtımı yapılan Van Gogh Alive sergisinden söz ediyorum. Tabloları, klasik müziği ve farklı deneyimleri seviyorsanız işte size doğru adres.
Sıradışı bir sergi Van Gogh Alive. Sergideki eserleri görmek için gezmeniz gerekmiyor, tablolar geziyor siz onları oturduğunuz yerden izliyorsunuz. Nasıl mı?

15 Kasım 2012 Perşembe

O benim yıkılmaz dağım, tek kralım...

Bundan tam 64 yıl önce Trabzon'un Trabzon'dan bağımsız ilçesi Of'un, her mahallesinin adını İstanbul'un semtlerinden alan Zisino Köyünde (bugünkü adıyla Bölümlü Köyü) bir erkek çocuğu ilk nefesini aldı ve dünyaya ağlayarak bir merhaba dedi hepimiz gibi...

O bebek büyüdü, henüz ilkokuldayken Ankara'ya geldi ailesiyle... Okudu, oynadı büyüdü... Sporla doldu hayatı döneminin en iyi kalecilerindendi. Futbolda olduğu kadar, basketbolda, voleybolda ve hatta çok da bilinmeyen hentbolda da mücadele etti sahalarda. Derken avukat oldu ve yine kendisi gibi avukat olan bir Of'lu kızla evlendiler... Aradan 2 yıl geçtiğinde 17 Şubat 1978'de dünyaya sarışın bir bebek merhaba dedi bu kez ve o bebekle o artık bir "Baba" oldu...Minik bebeğe gözü gibi bakıyordu.  2 yıl sonra 2.kez baba olduğunda tüm dünyası kızlarıydı... Onların hastalanmasına kızar, herkesten, her türlü kötülükten onları korumak için kendini parçalardı.

9 Kasım 2012 Cuma

Bahçesinde oyunlar oynadığım Ata'm...

Komşumuzdu bizim o... Camdan baktığımda dedemin "ebedi evi" dediği o kocaman sütunlu ikametgahını görürdüm.. Oraya her baktığımda bir huzur kaplardı içimi, kendimi güvende, evimde hissederdim...

Küçük bir kızken kızkardeşimle birlikte, anneannem, dedem, teyzem ve dayımın yanında geçirirdik yazlarımızı. Aslında bizim de evimiz Ankara'daydı ama annem çalıştığı için bizim onlarda kalmamız herkes için büyük bir rahatlık olurdu. Sokaklarda oynamaktansa lojmanın güvenli bahçesinde koştururduk. Ama bazı özel günlerde, karşıda bana her zaman  o güven veren "ev"in bahçesine giderdik. O'nun evine giderdik... Upuzun bir yoldan yürürdük yanına... Aslanların sırtına binerdik kardeşimle... Dedem hep sevgiyle anlatırdı O'nu bize... Anneannem de hikayeler sıralardı yol boyunca... Sonra kocaman bir meydana gelirdik, koşardık doya doya... Sesimiz yankılanırdı bazen o sütunların arasında... Merdivenlerden çıkarken zorlanırdık o kısacık bacaklarımızla ama hiç yorulmazdık yine de... Ve dedem "Bakın burada" derken anlam veremeden bakardık o mermer mozoleye. Hep kırılırdı kalbim evine gelirdik de o hiç hoşgeldiniz demezdi bize..