21 Ekim 2012 Pazar

Boğazımda hiç gitmeyen bir düğüm...

Hayat insana bazen der ki; sen çok küçüksün bu evrende ve dersler verir anlar çok önemlidir diye...

Bundan tam 4 yıl önceydi... İş yerinde masamda oturmuş çalışıyordum... Elim bir an telefona gitti Barış Badi'ye geldim rehberde o kadar çok sesini duymak istemiştim ki... Ama sonra elimdeki işi bitireyim de rahat rahat konuşalım diye düşündüm, hatta iş çıkışı ararım o da dersten çıkmış olur uzun uzun konuşuruz... Saçma sapan bir düşünceyle ertelediğim o konuşma hiç olmadı...
İşten çıktım, arabada direksiyon başındayken aramayayım dedim... Yemekten sonra... Duştan sonra... Sonra... Sonra... Bugün hala düşünüyorum acaba arasaydım vedalaşmamız mı olacaktı o konuşma, yoksa belki bize gelmesini mi isteyecektim böylece o kaza hiç yaşanmayabilir miydi acaba?
Cevabı ne yazık ki hiç ama hiç bilemeyeceğim... Tek bildiğim bundan tam dört sene önce boğazıma gelip yerleşen o düğümün hiç gitmediği, gitmeyeceği... Bu satırları yazarken bile gözlerimden süzülen yaşlar o gittiğinden beri bazen böyle dışarıdan ama hep içime içime akıyor... Neredeyse düşünmediğim bir gün yok ki onu... O güzel yüzünü, o masum gülüşünü, o kocaman kalbini... 
Acısı hala aynı içimde... 4 yıl önce yazdığım şu satırlardaki gibi taze hala herşey...

"1 hafta oldu tam bir hafta... Telefonun o acı acı çalışıyla uyanmamızın üzerinden tam 1 hafta geçti... Babamın "Ne oldu?" haykırışını duyuşumun üzerinden tam 1 hafta geçti..."Barış'ı kaybettik" demiş Tahsin Amca. Ne biz ne babam inandı duyduğumuza..."Yok" dedim ben, yanlış duydu babam uyku sersemi "Kavga ettik dedi, Tahsin Amca kaybettik demiş olamaz." 

...Ve o gün bugün Badiciğim. elim ne kağıda kaleme, ne de bilgisayara klavyeye gidebildi... Neyi bekledim bilmiyorum. İnanabilmeyi belki, içime sindirebilmeyi... Ama yok yok... Biliyorum ne inanabileceğim bu gidişine, ne de sindirebileceğim yokluğunu içime... 
Ne zor kuruyorum bu cümleleri bilsen, oysa benim işim bu yazmak, kelimeleri en güzel, en isabetli şekilde kullanmak...Ama şimdi her harf boğazıma düğümleniyor, her kelime gözümden yaş olup akıyor... Nasıl kurarım -di'li geçmiş zamanlı cümleler...Birlikte yapacak, yaşanacak, paylaşacak onca şeyler olduğuna inanırken... 
Ama anlatmak istiyorum herkese... Fotoğraflarda görüdüklerinden daha da yakışıklı bir kardeşim olduğunu... O güzel gözlerin, kocaman bir yüreğin, dünyalar iyisi bir kalbin aynası olduğunu... Benim küçük prensimin aslında ne büyük bir adam olduğunu... 
Henüz minikken Barış, ele avuca sığmadığından ailelerimizin her ayki toplantılarına katılmaya ara vermişti Semra Teyze ve Tahsin Amca. Onlarla görüşmek ancak onların evine gittiğimizde mümkün oluyordu... O arkadaki küçük odaya gider kendi minik dünyasında büyük işler çevirirdi bizim Barış... 
Aradan yıllar geçti Barışkom büyüdü...Ve bir yaz tatilinde ben onun yüreğinin ne kadar büyüdüğünü gördüm...Öyle kibar, öyle efendi, öyle dürüst, öyle doğru düzgün bir çocuktu ki o... Hiç sahip olmadığım erkek kardeşim oldu bana... Teşekkür ettim Semra Teyze'ye hatırlar mı bilmem "İyi ki doğurmuşsun Semra Teyze Barışı bize sağol..." 
O tatilden ne çok anı var... 
Efser'in anlattığı o arı sokması mesela... Bir arıyı dahi incitmemişti Barışkom... O arı gelip beni soktuğunda ise canım öyle yanmıştı öyle yanmıştı ama kıyamamıştım ikisinin üzüntüsüne... Sanki arıya onlar demiş de arı benim canımı yakmış gibi suçluluk duymuşlardı... Barış'a kıyamadığımdan, iyiyim merak etme derken sırtımdan ateşler çıkıyordu... 
Ya Kemer'e gidişimiz... Orada harika bir deniz dururken bir yanda, mayolarını giymeyi unutan ablaları denize giremiyor diye adım bile atmamıştı Barışım denize... "Sizin giremediğiniz denizde benim ne işim var" demişti bize..."Yazlığa döndüğümüzde birlikte yüzeriz orada da deniz var..." 
Barış bizim yanımıza İstanbuldan gelmişti galiba o zaman... Üşütmüştü yolda... Nasıl öksürüyordu ama nasıl... O öksürdükçe benim içimden birşeyler parçalanıyordu, kıyamıyordum Badicana... Bir kase balın içine kestim soğanı koydum buzdolabına... Ertesi sabah ve ondan sonra her sabah bir elimde tatlı kaşığı bir elimde soğanlı bal Barış'ın peşinde... "İç şundan bir kaşık" diye... O kötü tadına rağmen bana güveninden veya kırmak istemediğinden olsa gerek hiç ses çıkarmadan içti Barış... Ve derken öksürüğü kesildi... Teşekkür etti bana Barış... Oysa ne gereği vardı ki... Ben zaten ona kıyamıyordum öksürüyor diye... 
Biliyordum ama o da kıyamıyordu bana, Elif Ablasına... Gerçi hep "abla deme bana" derdim... Dalga geçerlerdi, Efser'le bir olup,benimle "Ayşen Gruda'nın filmindeki gibisin; abla deme bana abla deme bana..." 
Daha bu yıl, yine bir gece vakti babamı hastaneye götürmem gerekti... Ama nasıl yalnız giderim... Annem Tahsin Amcaya haber verir vermez Barış kalkmış uykusundan, fırlamış gelmiş hemen "Ben götüreceğim sizi" diye... derken Tahsin Amca, babam, Barış ve ben düştük acil yollarına... Hastaneye vardığımızda saat epey geçti... Ama doktorlar o test bu test diye bizi uğraştırıyorlar ve durumun ne olduğunu tam açıklamadan hastaneye yatıracaklarını söylüyorlardı babamı... Barışım bir an bile yanımdan ayrılmadı... Her zaman ben onu konuşturup güldürmeye çalışırken, benim sessiz sakin kardeşim konudan konuya geçiyor, beni güldürmeye çalışıyordu o bekleme odasında. Derken babamın hastanede yatacağı kesinleşince Barış bana döndü "Seni eve götüreyim, yat uyu dinlen" dedi "Ben beklerim Mahmut Amcamın başında babam da burada hem"... 
Yine bir gün Barışla televizyon izliyorduk, haberleri sunan çocuğun takım elbisesini, kravatını çok beğendik... "Sana da çok yakışır" dedim Barış'a... "Alalım bundan"... "Düğününde giyerim" dedi kardeşim bana... "Düğününde giyerim"... Gelin arabamı da o kullanacaktı... Benim yiğit kardeşim... Şimdi BaDi plakalı arabam kaldı geride... Barışım onu kullanamadan... 
Böyle daha ne anıları var bende Barışın... Patates kızartması ortağımdı o benim bir tek onunla seve seve paylaşırdım patateslerimi... Bulaşık dizme işindeki eşlikçim... "Git otur ben yaparım" dememe rağmen illa yardım edenimdi her işimde... Arabamı çarptığımda tamire birlikte götürelim diyenimdi... 
Tam 1 hafta oldu... Sanki her an çıkıp gelecekmişsin gibi... Yüzünde o güzel gülümsemen... "Şaka yaptım size" diyeceksin gibi... 
Ne desem boş... Ne desem anlamsız... Hiçbir kelime yetmiyor acımı ve sana olan sevgimi anlatmaya... Hele seni anlatmaya... 
Dilimde hep bir şarkının ilk sözleri... 
DALYAN GİBİ BİR ÇOCUKTU... BENİM GÖZÜMDE KÜÇÜKTÜ..."

Hala o şarkıyı söyler dilim Barışı düşündükçe... Bir de "sen gittin ben yalnız kalmayı öğrendim, acıya duvar gibi durmayı öğrendim" derim Barış'a... 
Ve o hiç etmediğim telefon yüzünden şimdi sevdiklerimi kaybederim korkusuyla aklıma geldikleri anda ararım, görüşürüm onlarla... Kırmamaya çalışırım kalpleri, sımsıkı sarılırım sevdiklerime...Boğazımda hiç gitmeyen o düğümle...

1 yorum:

  1. :( sabah sabah içime hüznü soktun be Elif. Biliyordum ama okumak daha bir ağır geldi. Nur içinde yatsın, Allah sevdiklerine sağlık ve sabır versin demekten başka ne denirki..

    YanıtlaSil