18 Kasım 2012 Pazar

Gökten sarışın ajan düştü başıma...

Sarışın James Bond olmaz dediler... Oldu hem de içim bir hoş oldu...

Daniel Craig, 007 James Bond rolünü Pierce Brosnan'dan devraldığında herkes sarışın James Bond mu olur diye eleştirmişti. Daniel Craig'in yeni James Bond olduğunun resmen açıklandığı 2005 yılından bu yana 7 yılı ve 3 filmi geride bırakmış bulunuyoruz. Ben o zaman neden olmasın diyordum şimdi iyi ki olmuş diyorum. Çok iyi olmuş, belki yaşına hürmeten hala onu en iyi kabul edenler olsa da iddia ediyorum Sean Connery'den bile iyi bir James Bond, Daniel Craig.

James Bond bir kez daha Türkiye'de... 

Casino Royale, Quantum of Solace'den sonra şimdi de Skyfall'la karşımızda 44 yaşındaki İngiliz aktör.  James Bond'un sinemedaki 50. yılının olması yanı sıra biz Türk sinemaseverler için filmin ayrı bir önemi daha var. Filmin bir bölümü ülkemizde geçiyor. Bu James Bond için bir ilk değil daha önce Sean Connery'li Rusya'dan Sevgilerle ve Pierce Brosnan'lı Dünya Yetmez'de de ülkemize gelmişti ünlü ajan.

Filmin ilk 10 dakikası kesintisiz olarak Türkiye'de geçiyor, hem de klasikleşmiş aksiyonlu sahnelerle. Bu sahnelerin büyük bir bölümü Kapalıçarşı'da geçiyor. Filmi birlikte izlediğim kuzenlerim ve film hakkında konuştuğum diğer arkadaşlarımın genel eleştirisi Türkiye'yi Arap ülkesi gibi göstermişler oldu. Bu eleştiriye katıldığımı söyleyemeyeceğim. Zira değiştirip gösterdikleri bir bölüm yok. Kapalıçarşı ve çevresi aynen de filmdeki gibi yerler. Hatta bence filmde görüntü ve çekimlerle daha güzel gözükmüş bile denilebilir. En azından gayet pis bulduğum Türkiye sokakları temiz gözükmüş. İnsan profiline gelince, artık her yerde kapalı ve üstü başı dökülen insanlar görüyoruz. Bir bakın bundan 50 yıl önceki fotoğraflardaki insanların şıklığına bir de çıkıp gezin, köyden kente göçün etkisi mi, yoksa giderek fakirleşiyor olmamız mı, sokaklardaki insanımıza bir bakın üstü başı düzgün kaç kişi var. Yalan mı yani, giderek şıklığımızı kaybediyor, giderek "Araplaşıyoruz", bir kısmımız ise dizilerdeki kadınlar gibi giyinmek adına gündüz vakti abiye giyerek soytarıya dönüşüyorlar. 
Ama tek bir Türkiye sahnesine itirazım var o da şudur ki; değil Fethiye'deki sahildeki barda, Türkiye'nin hiçbir yerinde ve hiçbir barda akrep elimizde shot yapmayız. Hatta ben o an "Bond Türkiye'de vuruldu, nehre düştü herhalde Fas, Tunus, Cezayir'de geri ortaya çıktı" dedim. Evet James Bond'un kariyerinde bir dönüm noktası sayılabilir, Türkiye'de vuruluyor ve İngiltere'de MI6'da Bond öldü diye düşünülüyor, törenler yapılıyor. Peki Bond niye mi vuruluyor? Dünyadaki tüm gizli servis ajanlarının bilgilerinin bulunduğu hard diski çalan adamı yakalayıp, ondan diski almaya çalışırken kendisine eşlik eden ajan arkadaşının isabetsiz atışı sonucunda o güzel vücudunda yara açılıyor Bondumuzun... 
Tabii bu kaza ile bir süre MI6'dan uzak kalan Bond kendisinin yokluğunda yaşananları da Türkiye'de içip, seks yapıp, gizli görevlere tövbe etmiş haldeyken öğrenince tipik ajan hastalığı "görev beni çağırıyor" tripleriyle Londra'ya kesin dönüş yapıyor. Ve böylece kovalamaca başlıyor...

Klasik kurguyla yine güzel bir aksiyon perdede...

Tipik bir James Bond romanının kurgusunda nelerin olduğuna yani bir tür "James Bond Anayasası"na dair usta yazar Umberto Eco'nun "The Narrative Structure in Fleming in his Bond Affair" adlı 1966 yılında kaleme aldığı makalesini yaşıyoruz Skyfall'da da...



Umberto Eco Bond romanlarına ilişkin yaptığı bu çalışmasında James Bond romanlarının değişmez bir şemasını ortaya koymaktadır. Bu şema, 9 hamleli bir satranç oyununu andırmaktadır:

1. Büyük patron olan Gizli Servisin Başkanı M, Bond’a tehlikeli ve gizli bir görev verir.
2. Bond ve Kötü karşılaşır
3. Bond oynar ve kötü’ye ilk darbeyi vurur (ya da tersi)
4. Bond ve Kadın karşıları (kadın, genç ve güzeldir, başından geçen bir olay nedeniyle mutsuz, frijid olmuş, kötü’nün tuzağına düşmüş, saf fakat bozulmuş, günahının bedelini ödeyecek…biri)
5. Bond ile kadın arasında erotik ilişki ve yakınlık kurulur
6. Kötü Bond’u yakalar (kadınla birlikte veya yalnız)
7. Kötü Bond’a işkence eder (kadınla birlikte veya yalnız)
8. Bond Kötü’ye nihai darbeyi vurur
9. Bond iyileşir, Kadın’la görüşür ama kadını kaybeder.
Yukarıdaki şemanın öğeleri, bir romandan diğerine küçük değişiklikler göstermekle birlikte değişmez özelliktedir. Genel kural, ‘Bond oynar ve sekiz hamlede kazanır’ şeklinde biçimlenmektedir.
Bond’un anlatım yapısı; karakterler arasındaki mücadele (Bond/M, Bond/Kötü Adamlar, Bond/Kadın oyuncu), ideolojiler arasındaki direnme (Sovyetler Birliği/Özgür Dünya, İngiltere/Anglosakson olmayan ülkeler) ve farklı değerler arasındaki mücadelelerin (görev/fedakarlık, lüks/sıkıntı, aşırılık/ölçülülük, sadakat/sadakatsizlik) yapısal kurgusu içerisinde şekillenmektedir.


Bond filmlerinde kadınların sunum şekli daima bir tartışma konusu olarak ele alınmaktadır. Filmlerin kadınları güçlü erkek kahraman için bir kez kullanılıp atılabilir oyuncaklar olarak yansıttığı iddia edilmekte ve bu nedenle eleştirilmektedirler.
Fleming’in bütün kadınları için ortak şemasının şu şekilde biçimlendiği belirtilmektedir: 
1. Genç kız güzel ve iyidir; 
2. Gençliğinde başından geçen güç deneyler yüzünden mutsuz ve frijid olmuştur; 
3. Bu onu Kötü’ye hizmet etmeye hazırlamıştır; 
4. Bond’la karşılaşmakla kendi insancıl bütünlüğünü sağlar; 
5. Bond ona sahip olur, ama sonra kaybeder.

Skyfall'un kötüsü ve Bond kızı...

Skyfall'da kötü adam, hayatının M'in ellerinde harap olduğunu düşünen, gizli görevlerle başkasının belirlediği bir oyunun içinde kendini tehlikeye atmanın vatana hizmet, görev aşkı vb hiçbir şeyle tanımlanamayacağına inanan  eski bir MI6 ajanını olan Silva rolündeki Javier Bardem. Oyunculuğuna bayıldığım, tipine ise birçok kadının nasıl bayıldığını anlayamadığım Bardem, bu filmdeki oyunculuğuyla yine takdir topluyor. Çirkinliğine ise diyecek yok, sarı saçları ona ayrı bir tipsizlik katmış. Bond'a yaptığı işin "boş" olduğunu anlatma çabası ise elbette ki boşa gidiyor. Ama MI6'ya olan kızgınlığı ve M'e olan öfkesi sonucu yıllarca yaptığı intikam planına da şapka çıkarmadım değil.

Gelelim Bond'un kızlarına, biri kadın ajan Eve rolündeki Naomie Harris, ki kendisi yanlışlıkla Bondumuzu trenin tepesinde vuran hatunun ta kendisidir. Çok güzel bir siyahi oyuncu, vücudu da harika her Bond kızı gibi. Ama bence çok zayıf bir roldü. Diğer Bond kızımız ise, Eco'nun tarifinde yer alan tipik Bond kadını Severine'i oynayan Bérénice Marlohe... Bu kadına bayıldım bayıldım... Çok hoş bir hatun bence, fiziği mükemmel diyebilirim, hali tavrına da hayran kaldım ama beğenmeyeni de çok oldu. Bond'un eski kırıklarıyla karşılaştırılınca sıradan bulan pek çok arkadaşım var.

Internet çağında ajanlar eski usulle çalışır mı?

Skyfall, bize bu soruyu da sordurtuyor, Silva artık operasyonlarla değil tek bir tuşla istediği felaketi yönetebileceğini gösterirken, Bond'a teknoloji desteği için atanan uzman, sanal alemde neler yapılabileceğini ortaya koyuyor.
M ve hükümet görevlisi Mallory rolündeki Ralph Fiennes ise tüm bu sorular arasında entelejansın (haber alma) ayrılma bir parçasının ajanlar olduğu ve eski usullerle çalışmanın önemini savunmak durumunda kalıyorlar.
Film gerçekten çok güzel bir kurguyla bizi İstanbul'dan, Londra'ya, Londra'dan Şangay'a ve Şangay'dan da İskoçya'ya James Bond'un dünyaya geldiği Skyfall'a götürüyor. Filmde favori sahnelerim diye bir liste yapacak olsam, bir numarayı Şangay'da kiralık katilin gökdelende hedefini vurup, Bond'la karşı karşıya geldiği sahne alırken, Aston Martin'in havaya uçuşu 2. sıraya yerleşiyor. 3. sıra ise filmin ilk 10 dakikası... 4. sırada yer alan Bond'un bir gökdelenin havuzunda yüzdüğü sahne ile kumarhaneye smokinle gelişi ise içimi bir hoş eden sahneler... Tıpkı çirkin gelin olmadığı gibi smokin giyen çirkin adam da yoktur. Eğer varsa uzak durun, sakın spor kıyafetle görmeyin... 

Sinema ve aksiyon severler için öneririm, Skyfall harikulade olmuş...


İşte bu da bayanlara benim hediyem olsun...

Smokinli Bond, James Bond...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder