2 Eylül 2012 Pazar

Kalbe değen patiler...


Eğer kalbinize bir köpeğin patisi değmemişse karşılıksız ve saf sevgiyi hiç yaşamamışsınız demektir..

Gözlerinizin içine öyle bir bakarlar ki taa kalbinize ulaşır sevgileri. Asla öyle sevilmemiş olacaksınız işte bu andan sonra, hiçbir kimse öyle bakamayacaktır gözlerinize. Ve bir arkadaşımın dediği gibi herkes gelip gidecektir ama o hep kalacaktır yanınızda ta ki ölene değin...
Küçük bir çocukken, ki neden bilmem çoğu çocuğun da isteğidir bu, hep bir köpeğim olsun, onunla oyanayayım isterdim. Haliyle bir yavru köpeğin her ne kadar peluş oyuncakları andırsa da bir oyuncak olmadığını, bakımının zorluklarını bilen, yoğun çalışmaları gerektiği için de hayvancağızı heder edeceğimizin farkında olan annem ve babam neredeyse tüm isteklerimi gerçekleştirirken yıllarca bu isteğime karşı durdular.
Derken hayat akıp geçti...
Üniversitede alerji hastası olduğum ortaya çıkıp da bir kaç sene sonra ağır astım kriziyle acillerde gözümü açınca değerli doktorumun emriyle evden akvaryumu bile göndermek zorunda kalınca tüylü bir dost bana adeta hayal oldu.
Ama ve bu öyle güzel bir ama ki, bundan tam 2 yıl önce yine bir arkadaşımın güzeller güzeli tüy topağı ile bir günü başbaşa geçirince bir de baktım ki ne aksırık ne tıksırık, aksine mutluluk ve neşe vardı... Böylece dedim ki ben de artık bir yumağa sahip olabilirim.
İşte tam bir hayat zamanlaması denilebilir tahminim, uzaklarda bir bebek dünyaya geldi...11 kardeşten biriydi, İstanbul'da yaşıyordu.. Onu ilk kez internette gördüm. Pamuk gibi bir şeydi çok dikkatimi çekti. Ama erkekti oysa ben dişi bir yavru istiyordum..Sahibiyle uzun mailleşmeler, facebooktan videolarını izlemeler derken kızkardeşini almak üzere yola çıktım... Ama o da ne evin minik kızı, başka bir yavruyu daha çok sevdiği için o yavru yerine benim kızımı vermişti... Hiç önemli değil dedim, ben aslında o erkek bebeği çok seviyorum, benim olsa adını Oscar koyardım...20 yıllık hayalim o benim, altın ödülüm olur, altın oğlum...Ne tesadüftür ki sahipleri olan sevgili Gülçin ve Doğa da ona Oscar diyorlarmış ancak yeni ailelerin adlandırma hakkı olduklarını düşündüklerinden bunu hiç dile getiremiyorlarmış...
İşte Oscar'la hikayemiz böyle başladı...
Tüm kardeşleri annelerinden yanyana uzanıp süt emerken benim minik canavarım hepsinin üstüne yatıp yandan yandan emiyordu annesini, kardeşlerinin üzerinde oynadığı örtüyü çekiştiren de oydu. Bu kadar yaramazlık ve aykırılık benim için hep zekanın göstergesi olmuştur. Çocukların da çok uslusunu sevmem, aptal bulurum...
En heyecanlı yolculuklarımdan biriydi Oscar'la buluşmak için İstanbul'a yaptığım yolculuk...İlk gördüğünde ne yapacaktı? Beni sevecek miydi? Annesinden ayrılınca çok üzülecek miydi? Uçağın tekerleri yere 23.00'de değdiğinde zor dayanıyordum artık, bir gece daha bekleyemiycem diyip soluğu Gülçinlerin evinde aldım..Oscar daha kapıdan içeri girer girmez yanıma geldi. Bir daha da hiç ayrılmadı yanımdan.
Gülçin'in ve Doğa'nın gözyaşlarıyla uğurladığı Oscar, bir an bile üzülmedi, kucağımda sanki hep ait olduğu yerdeydi...
İşte o gece onu ilk kucağıma aldığım, gözüme ilk baktığı ve patisini omzuma koyduğu o ilk andan itibaren hayatım tamamen değişti...
Şimdi en üzüldüğüm anlarda gözümün içine bakıp, patisini koluma atıp adeta "üzülme dostum ben yanındayım" diyen bir varlık var hayatımda... Ben nereye gidersem gideyim döndüğümde beni kocaman gülümsemesi ve mutluluktan deli gibi salladığı kuyruğuyla karşılayan bir can var hayatımda... Hastalandığında perişan olduğum, oynadığında dünyayı unuttuğum Oscar'ım var hayatımda...Gerçek bir altın ödül...

Hayatımın en önemli parçası hiç kuşkusuz bu blogda hikayeleriyle epey yer alacak...

2 yorum:

  1. Oscar'ın hikayesini biliyor olmama rağmen keyifle okudum. Anlatımın ne kadar akıcı Elifcan. Daha ne hikayeler olacak kimbilir.. Oscar'ı benim için mıncıkla..

    YanıtlaSil
  2. bekliyoruz seni...eceyi ve oscarı bizzat mıncıklaman için...

    YanıtlaSil