26 Mart 2013 Salı

4 mevsimi dinlemek...

Yine bir cuma gecesi klasiğinde CSO'daydık... Bu akşamın kulağımızın pasını silecek eserleri Vivaldi'nin 4 mevsimi, Mozart'ın 39. senfonisi ve  Sihirli Flüt Uvertürüydü... Yine beni başka başka diyarlara götürdü bu konser yanımda çok sevdiklerimle...

4 mevsim konçertosu benim en sevdiğim klasik müzik eserlerindendir. Her şeyden önce rahatlatıcı bir etkisi olduğuna inanırım. Hatta o yüzden yıllar evvel ilk arabamı aldığımızda babam bizi çalıştırırken sakinleşsin, bize bağırıp çağırmasın diye teybe Vivaldi amcanın bu muhteşem eserini koyar öyle turlardık. Gerçi benim Karadenizin dalgası sinirli babamı sakinleştirmeye ne Vivaldi ne passiflora çare olabilir ya neyse...Bizimki umuttu işte. Hiç unutmam bir akşamüstü arabayı kardeşim kullanırken bizim evin önüne geldik, arabayı park etmeye çalışırken babam "Frene bas" dedikçe kardeşim gaza bastı heyecan yapıp, sonrasında da kaçınılmaz son kaldırıma bindirdi. Arabanın tamponu çizildi cant kapağı kırıldı. Babam bu çarpma anında sinirinin en tepesinde kardeşime bağırırken ben de babama bağırıyordum "Çarpsın, canı sağolsun, o benim kardeşim, bu da benim arabam ondan kıymetli değil, bağırma kardeşime"... Sanki yabancıya bağırıyor. Kardeşim ağlayarak arabadan inerken teypte 4 mevsimin bilmem hangi kısmı çalıyordu. Ertesi gün babam onu üzdüğünü düşünmüş olacak ki gönlünü almak için Efser'i alıp tekrar arabayla yollara koyulacaktı, bu kez de ben karşı çıktım rahatsızdım, arabaya binemeyecektim, üstelik yağmur da çiseliyordu. Ruhsatı elimde sallarken bir yandan bir yandan da gitmesinler diye tehdit ediyordum onları "Jandarmayı arayacağım arabamı çaldılar diyeceğim", hani güya bağırış çığırış olmasın diye... Ama işte o gün Efser'in araba kullanmasının son günü oldu niyeyse.... Nereden nereye... Konseri dinlerken ilk olarak bu küçük anı geldi aklıma... Sonra bir yanımda doğum fotoğrafçısı arkadaşım Şule Erdem keman sanatçısı, ki belirtmeliyim adam resmen öttürdü kemanı, Alexander Markov'a beyaz gömlek giydirip, saçlarını ıslatıp fotoğraflarını çekerken ve diğer yanımda oturan sevgili arkadaşım Aslı evde bıraktığı minik kızı ve oğluyla eşinin durumunu düşünürken ben 4 ayrı kısa hikayeyi, 4 ayrı mevsimde işleyen filmler çektim  fonda bu ruhu dinginleştiren müzikle...
Sonra Şef Machavariani çıktı sahneye... Mozart'ın 39. senfonisiyle ve Sihirli Flüt Uvertürü ile bizi başka diyarlara götürdü. Nedense flüt sesi beni hep peri masallarına götürüyor. Tül gibi kanatlarıyla uçuştu periler sahnede... Ben ise yine daldım düşlere... Yemyeşil ovalarda yürüdüm, çiçekler açtı ben adım attıkça, güneşe yaklaştım her notada...
Sanırım bu güzel müzik ziyafetinin ve bir de çok sevdiğim kuzenlerim ve arkadaşlarımla birlikte olmanın keyfiyle uykuya daldığım için öyle güzel bir rüya gördüm ki anlatamam... Aman yok canım ne anlatamam gayet de güzel anlatırım... İşyerinin mini otobüsüyle bir seyahate gidiyormuşuz. Ben oldu bitti karayolu seyahatine bayılırım... Yolu izleye izleye gittiğim yerin tadına daha bir varırım. İşte rüyamda da böyle bir yolculukta yine etrafı izleye izleye gidiyorum. Önce çorak arazilerden geçiyoruz, daha sonra dağlık bir coğrafyaya geliyoruz ama öyle yeşil, öyle canlı ki doğası gözümü alamıyorum... Her yer cıvıl cıvıl... Çiçekler açmış, kuşlar, kelebekler uçuşuyor, şelaleler çağlıyor... Adeta cennet ve bu cennete doğru yol alıyoruz. Sonra gideceğimiz yere geliyoruz. Nasıl güzel bir yer... Pastel tonlarda ama renk renk evler var. Hani Amerikan filmlerindeki verandalı çiftlik evleri gibi, yemyeşil bahçeli, beyaz parmaklıklı ve pancurlu sarı, mavi, pembe, yeşil renkli evler... O kadar düzenli ve temizler ki... Yollar ise ayrı güzel asfalt bile bembeyaz.. Şehrin içinden ilerlerken kocaman bir fıskıyeli havuza geliyoruz... Öyle ki su neredeyse göğe değecek. Kar beyaz mermerden yapılmış havuzun hemen arkasında uzanan çimenlerin ve muhteşem dizayn edilmiş çiçeklerin arkasında yine bembeyaz ve ihtişamlı bir bina yükseliyor... Valilik veya belediye binası gibi bir bina... O binayı geçtikten sonra şehirde yine muhteşem bahçeli evlerin arasından geçiyoruz. O ara benim aklımdan keşke deniz de olsa diye geçiyor... Bu arada mesai arkadaşım Nevin Hanım bana "Ne kadar güzel buralar" diyor..."Cennet gibi" diyorum "Tek eksiği deniz"... Ama meğer deniz de varmış bu cennette..Şehrin dışına çıktığımızda kıyı kasabalarına geliyoruz. O bahçeli evlerden daha yüksek, daha canlı renklerde apartmanlar yükseliyor kıyıda ama hiçbiri kıyı şeridinin estetiğini bozmamış. Sahilden yükselen kıyının yamaçlarına kurulmuş sevimli binalar ve biz onlara denizin içindeki bir tekneden bakıyoruz... Ama o an bir telefon çalıyor ve ben uyanıyorum...

İşte her güzel şeyin olduğu gibi benim rüyamın sonunu da bir telefon sesi getiriyor... Olsun müzik ruha uykuda bile tat veriyor...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder