9 Mart 2014 Pazar

Gücünü kendinden alan kadınlar...

Güçlü kadınlar diye bir fenomen vardır ya hani... Nereden gelir o güç? Paradan? Kıyafetlerden? Evlerden? Arabalardan? Eşlerden? Sevgililerden? Kendinden? Peki ya nasıl kaybedilir o güç? Dışarıdan baktığımızda "mükemmel" gözüken o hayatları nedir balon gibi söndüren?



Dün akşam kendime verdiğim sözü tuttum. Cuma akşamı olamasa da cumartesi akşamımi sinemaya ayırdım ve Oscarlı filmler listemi izlemeye başladım... Dünya kadınlar günü münasebetiyle olsa gerek, performansıyla çok hakettiğini düşündüğüm Oscar'ı kabul konuşmasında Cate Blanchett'in filmi anlatırken, tanımlarken ısrarla üzerinde durduğu "kadın filmi" olması nedeniyle ve tabii ki "mutlaka izleyin" önerileri doğrultusunda Blue Jasmine (Mavi Yasemin) filmine iki bilet aldık kuzenim Çido'yla. 



Woody Allen filmlerinin ağır akışı içinde ilerlese de Blue Jasmine, geçmişe dönen sahneleri ile zengin kocasının "iflası" ile varını yoğunu kaybeden gösteriş, ihtişam, servet düşkünü Jeanette'in, ki kendisi bu adı sevmediği için adını değiştirerek Jasmine olarak anılmak istemiştir, ayakta durabilme mücadelesinde yine eski günlere dönme özlemine doğru akan ve depresyonun, krizlerin, nevrozların kucağındaki hikayesini anlatırken, sizi düşündürüyor... Sınırsız ve kanunsuz bir servetle elde edilen ve kusursuz gözüken hayatın bir anda, anlık bir tepkiyle nasıl yıkılabileceğini, bu yıkıntının altında kalan hayatların hikayesi biraz da Blue Jasmine.

Filmi izlemek isteyenler için büyüsünü bozmamak adına konuyu detaylarıyla anlatmayacağım her zamanki gibi. Sizlere filmin bende bıraktıklarından söz etmek isterim elbette...

Şunu itiraf etmeliyim, ben de seviyorum marka kıyafetleri,takıları, aksesuarları, çantaarı, ayakkabıları, Dior, Fendi, Gucci, Chanel, Louis Vuitton, Hermes, Chopard, Tiffany ve tüm o diğer markaların ışıltılı dünyasını... Onların elegant ve şık görüntülerini, asil havalarını... Ama ne mutlu bana ki onlar üzerine kurulu bir dünyam yok. Çünkü dünyanın geri kalanındaki fakirliği, yoksunluğu da biliyor ve zenginlerin dünyasının fakirlerin emekleri üzerine kurulu olduğunu görebiliyorum. Elbette ki güzel, kaliteli ürünler satın aldığımda ki bunları kendi kazandığım parayla alabildiğimde mutlu olabiliyorum. Ama mutluluğum bunlardan ziyade hayatımdaki huzurun, sevdiklerimin ve ailemin sağlığının, yanımda olmalarının, Oscar'ın varlığının o içimi rahatlatan hissine dayanıyor. Ne mutlu bana ki insanların her istediklerine sahip olamadıklarını çok geç yaşlarda öğrenmiş olsam da bunu içime sindirerek yaşayabilecek olgunluğa çok genç yaşlarda erişmiştim. 

Ben bir kolejde okudum, o dönem Burlington çoraplar, sebago ayakkabılar, dexterlar yeni yeni Türkiye'ye geliyordu. 501 kot giymek büyük olaydı.  O dönemlerde ben annem ve babam her istediğimizi alsalar da nedense bu markalı ürünleri giymek istemez, onların okulda bana sağlayacağı popülerliktense beni ben olarak tanıyıp sevecek gruplarla arkadaşlık yapmak isterdim. Şimdi bazı insanları görüyorum da etrafımda acıyarak bakıyorum hayatlarına... Kollarına taktıkları Yves Saint Lauren çantayla başı dik yürüyebilen, eşlerine veya sevgililerine aldırmak üzere internete girip modeller, markalar beğenen, sırf bunun için küslükler yaratıp, kavgalar çıkaran, "bu da benim olsun mu?" veya "keşke benim olsa" diye afişe ettikleri sözüm ona barışma hediyeleri ile mutluluğu yakalayan, güya çok seven ve sevilen o kadınların hepsine içim buruk gülümsüyorum sadece. 

İşte Jasmin de tam öyle bir kadın. Kendisinden yaşça bir hayli büyük olan eşi Hal için üniversiteyi okulun son yılında bırakarak bir antropolog olmaktan vazgeçiyor. Ki bence hayatının hatasını işte tam da orad yapıyor. Yıllar geçince ve elinde hiçbir şey kalmadığında onu düştüğü bataktan kurtaracak ne bir mesleği ne bir yeteneği bulunuyor. Dolayısıyla okyanus sularında kollukla yüzmeye çalışan bir küçük bebeğe dönüyor. Ve her zaman alıştığı sahile çıkma çabası da yine kendi yalanları ile onu dalgalara kurban ediyor. Bir türlü kendisine uygun eşi bulamamakla suçladığı üvey kızkardeşinin evine sığınan Jasmine'nin yalnızlığı ve içine düştüğü kaostan çıkma çabası, geçmişin anıları altında eziliyor. Gücünü kocası ve onun servetinden alan bu zayıf kadının sonunu tahmin etmek zor değil... Sözüm ona "mükemmel" hayatı yaşadığı sorunlarla darbe alıyor ve adeta kristal bir kadeh gibi kırılarak minik parçalara ayrılıyor...

Film diyor ki; bir kadın asla ama asla gücünü kendi dışındaki unsurlardan almamalı, hele de bir erkekten ve onun önüne serdiği servetten... Elbette hayatı bir erkekle paylaşabilmeli ama varlığını o erkekten almamalı, mutluluğu, gücü onun üzerine kurulmamalı... Çünkü öyle olduğunda kadının kanatsız bir kuş gibi kalması da o erkeğin hislerine, zaaflarına, kararlarına ve tabii ki varlığına bağımlı... Öte yandan filmin erkeklere de önemli bir mesajı var. Hani oldu da bir kadın sizin üzerine bir hayat kurdu, gücünü sizden aldı... O vakit onu kıracak, üzecek, zayıf düşürecek bir şey yaparken bir milyon kez düşünün... Çünkü o kadın size olan öfkesini çıkarabilmek adına kendisini, kendi hayatını mahvetmekten, yani sizi bitirmekten asla çekinmeyecektir. 

İşte Woody Allen'ın gözünden üretime sıfır katkısı, kendisine sıfır faydası olan bir kadının, çalışmak, üretmek zorunda kaldığı zaman düştüğü psikolojik bunalımlarla bu bunalımlardan kendi ayaklarının üzerinde değil de yine eski sınıfına dönüş çabası ile kurtulma mücadelesini traji-komik şekilde anlattığı Blue Jasmine bana bunları düşündürtürken, kendi hayatımı da birkaç kez gözümün önünden geçirmeme neden oldu. Bu film de Woody Allen'ın ender sevdiğim filmlerinden biri oldu... 



  

3 yorum:

  1. Bu filmden ve senin blogundan sadece kadınlar değil, erkekler de ders almalı. Varlığı bence ne bir karşı cinse ne de başka bir objeye,işe vs dayandırmamak gerekiyor. Burns adlı bir yazarın "iyi hissetmek" adlı bir kitabını okudum, o da bu tip konular üzerinde durmuş ...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Haklısın Deniz, erkek ve kadın farketmiyor, insan kendisi olmalı önce... ben de okuyayım... merk ettim

      Sil
  2. izlicem daha. allen çok seviyom yaa :)

    YanıtlaSil