7 Aralık 2012 Cuma

Evim Sensin vs A Moment to Remember...


                          vs.

Her şeyin olduğu gibi filmlerin de orijinali güzeldir diye bir genelleme yapıp Evim Sensin'i eleştirmeden önce A Moment to Remember'ı izlemem gerekiyordu. Ama keşke izlemeseymişim canım çıktı ağlamaktan...



Vizyona girer girmez bir arkadaşımın isteği üzerine babasının avm'den kazandığı iki kişilik biletle Evim Sensin'e gittik. Filmden çıktığımızda Merve "İyi ki de bilete para vermedik di mi Elif" diyordu. 
Yani illa bu filmi izleyeceğim diyorsanız ve izleyeceğiniz filmin de illa Türkçe olması ve Özcan Deniz ve Fahriye Evcen ikilisini izlemek gibi bir takıntınız yoksa tavsiyem filmin orijinali olan Güney Kore yapımını izlemenizdir.
İki filmi kıyaslayınca Türk versiyonunun sadece filmin ilk sahnelerinde yer alan mevsim geçişlerine dair sahnesinde daha başarılı olduğunu söylemem mümkün. Onun dışında aile içindeki yakın bağ Türk versiyonunda daha fazla işlenmiş o yüzden bizlere daha sıcak gelebilir, ama sonuçta Güney Korelilerin de bizim kadar olmasa da Avrupalılardan daha yakın bir aile bağları olduğu açık...

Herşey unutulabilir mi?

Aslında beynimiz inanılmaz bir makine... O kadar çok şeyi birarada yapabiliyor ki daha sırları tam olarak çözülmüş bile değil...
Benim kendi tecrübem evet beynimiz bir silgi gibi her şeyi silebiliyor. Özellikle de büyük üzüntüler yaşadığımızda eğer kaçış yolumuzu unutmakta buluyorsa hem de ne siliyor gerekli bilgiler bile uçup gidebiliyor zamanla.

Sene 2005 bir insanı öyle çok sevmiştim ki tüm ömrümü onunla geçirmeye karar vermiştim. Ama olmadı bu kararı ikimizin dışındaki nedenler yüzünden gerçekleştiremedik. O kadar çok üzülmüştüm ki, yemek yemez, su içmez, gezmez, yürümez ve konuşmaz olmuştum. Öyle ki çok kısa bir sürede 15 kilo kaybetmiştim... Canım öyle çok yanıyordu ki acımın geçebilmesi için yaşadığım her şeyi unutmam gerekiyordu. Derken nasıl olduğunu bilemiyorum ama süreç içinde sanki bir güç eline kocaman bir silgiyi almış anılarımı teker teker siliyordu... Yavaş yavaş kaybolurken anılar arada o gün içinde yaptıklarım bile silinip gidiyordu. Tıpkı filmde Fahriye Evcen'in oynadığı kız gibi oldum zamanla. Herşey yitip gitti. Ve ne garip ki hafızam bu unutma oyununu çok sevdi. Şimdi üzüldüğüm hiç bir hatıram yok. İlerde alzheimer olmama sebep olur mu hiçbir fikrim yok ama Yetenekli Bay Silgi hepsini usulca siliyor.
Filme dönecek olursak zavallı başroldeki kız da böyle bir durumda ama onun hastalığı yüzünden anıları gidiyor birer birer. O kadar zor ki durumu çok korkuyor, üzülüyor... İşte burada şunu söylemem gerek bizim Fahriye'nin filmin başında yaptığı gereksiz şımarık haller, ki kadınların sevgililerine, aşık olduğu adamlara küçük kız sesiyle konuşmaları en dayanamadığım hallerdir, onun acılarıyla üzülmemi sağlayamadı aksine offlattı puflattı beni. Güney Kore versiyonundaki aşk ise daha yapmacıksızdı, daha gerçekti. Ye-jin Son hayatta her zaman rastlayabileceğimiz türden sıradan bir hanım kızken, Fahriye'nin şımarık halleri top seviyedeydi, ki ne yazık ki artık o tarz tiplere de çok rastlıyoruz. Öte yandan Ye-jin Son sünepe giyimiyle hiç de göze hitap etmezken, Fahriyenin  kıyafetleri beni benden aldı. Hepsinden birer tane de ben almak istiyorum dedim de nasıl sığarım o çimcik kadar elbiselere bilemedim. Ama herhalde benim bedenime uygun olanları da vardır...

Böyle sevgiler nerede?

Özcan Deniz de nedense film boyu garip bir artistlik peşinde, ülkemizde hiç olmayan türden bir inşaat ustası, hatta neredeyse James Bond triplerinde, hani kendi yönettiğinden mi nedir güya karizmatik göstermeye çalışmış rolünü ama bence olmamış, Güney Koreli Woo-sung Jung da tıpkı sevgilisi Son gibi gayet sıradan bir vatandaştı. Başarılı olduğu ise daha bir vurgulanmıştı, ustalıktan mimarlığa geçebildi de bizim Özcan iç güveysi denilmesin diye sanırım böyle bir triplerdeydi, patron kayın pederi diye galiba.
Öte yandan ikisi de bana bir tek şey düşündürttü, böyle erkekler nerede? Yok yok sadece erkekler nerede demeyeyim, haksızlık olur. Bu devirde böyle sevgiler nerede? Her şeyi tükettiğimiz gibi, sevgileri de tüketiyoruz. Hepimizin aradığı güvenilir, anlayışlı, sevgisine emek harcayan, sadece bugününde değil yarınında da bizi yanında isteyen, her ne olursa olsun, iyi günde, kötü günde elimizden tutacak, omzunda uyuyacağımız, kimi zaman ağlayacağımız, kimi zaman birlikte güleceğimiz kişiyi bulduğumuzda da nedense bunun ne büyük bir şans olduğunu unutup, garip bir şımarıklıkla harcamıyor muyuz o insanları bozuk para gibi. Geriye dönüp baktığımızda hiç öyle bir şey yapmadım diyebiliyor muyuz?
Ve en önemlisi, kim olduğumuzu bile unutup, bizi hafızasında yavaş yavaş kaybeden, altına işeyip, yemeğini yiyemeyen bir insanın yanında duracak, ona bakacak ve zamanla kaybolan anıları yüzünden bize olan sevgisi yitip gidecek bir insana hayatımızı karşılıksız adayacak kadar çok sevebiliyor muyuz? Severim cevabını verebiliyorum ama değer mi birini o kadar sevmeye diye endişe duymuyor değilim...
Türk versiyonunun sonundaki "Hala aşka inananlara" ithafıyla "Ne oldu sana Elif" dedim, "İçindeki aşka ve sevgiye inanç kayboldu ondan mı beğenmedin acaba bu filmi?" diye sorgularken kendimi, Güney Kore versiyonunda gözyaşları içinde umutlu ve mutlu bir sonu hayal ediyor olduğumu fark ettiğimde rahatladım.

İçimde aşkın gücüne inanan, sevdiğine hayatını adayacak kadar çok sevecek o güçlü kadın herkese, herşeye rağmen hala yaşıyor... 

2 yorum:

  1. artık iyi ki de "bedava bilet"imizle gitmişiz diyorum elifim böylelikle aşka olan inancını kaybetmediğine inandıran orjinal filmiyle tanıştın:)
    silgiler çıksın hayatımızdan artık!!!

    YanıtlaSil
  2. evet iyi ki de öyle gitmişiz ama öte yandan iyi ki de silgilerimiz var... alınan dersler tecrübe olarak kalırken kötü anıların silinmesi iyi oluyor...

    YanıtlaSil