27 Aralık 2012 Perşembe

Ben kraliçenin kızıyım yani her daim prensesim..

Bugün, dünyaya gelmemin sebebi, varolmam için fedakarlıkların en büyüğünü yapan ve benim için kendinden vazgeçen annemin doğumgünü... Kraliçem iyi ki doğdun, iyi ki bizi doğurdun, iyi ki sen bizim annemiz oldun...

"Canım Miniğim!
Bu adı sana, doğmadan önce babanla takmıştık. Yani senin ilk adın -Minik-ti. Seni büyük bir sevinç ve heyecanla bekliyor, bitmez gibi gelen günlerin geçmesini, bir an önce sana kavuşmayı diliyorduk. Saç rengin, göz rengin üzerinde tartışmalar yapıyorduk. Sen çok yaramaz bir bebektin. Anneni çok rahatsız ediyordun. Ama bu hareketlerin bir taraftan beni rahatsız ederken, senin özlemini duyuyor, böylece ızdırabım hafiflemiş oluyordu. O kadar hareketliydin ki, uyku bile uyumuyorduk. Baban da benle beraber uykusuzluk çekiyordu. Ama seni görünce hepsini unuttuk canım. Senle neler neler konuşuyorduk. Sen bunları duymuyordun tabii ki. Giysilerini hazırlarken öyle bir sevinçliydik ki anlatamam. Adeta çocuklar gibiydik. Seni onların içerisinde görüyor gibi oluyorduk. Bizi çok mutlu ettin yavrum Seni en çok seni seviyoruz canım miniğimiz." demiş annem benim için yazdığı "Bebeğim" defterine...
Biricik annem daha karnındayken onu yaramazlıklarımla bunaltmışım. Taa o zamandan belliymiş ne muzır bir çocuk olacağım. Canım annem benim yüzümden kaç ay ekşi elma dışında bir şey yiyememiş. Hamileliğinin ilk aylarında bu yüzden kilo bile vermiş. Sonra ben karnında büyürken iyice hareketlenmişim, aslında doğduğumda yapacağım yaramazlıkların haberini veriyormuşum önceden. Daha henüz 40 günlük bir bebekken altımı değiştirdiği sırada kaşla göz arasında yuvarlanıp yataktan kendimi yere atmışım. Annem koyduğu yerde beni göremeyince epey endişelenmiş ve yerde duran bana bir anlam verememiş. Aslında tam da o zaman anlamalıymış benim sıradan, normal bebeklerden olmadığımı.

Ve emekleyen bir bebekken bir gün annem yatağıma koymuş beni yemek yapmaya mutfağa gitmiş, geri döndüğünde bir de ne görsün ben nasıl yaptıysam artık emekleyerek salonun ortasına kadar gelmişim. Annem tekrar yatağıma koymuş, bir yandan da bu kız bu parmaklıkları nasıl aştı diyormuş ve beni ikna etmeye çalışıyormuş göstereyim diye "Elif kızım, bebeğim nasıl çıktın buradan göster yavrum". İşte iyi bir şey yaptığını göstermek isteyen bendeniz de anneme gösterivermişim hemen. Meğer yatağımın kenarındaki parmaklıklardan birinin aralığı daha açıkmış oradan usulca kafamı uzatıp, daha sonra omuzlarımı çevirip çıkıyormuşum, sonra da annemin beni emzirdiği koltuğa atlıyor oradan da yere inip emekliyormuşum. İşte o gün annem nihayet beni zaptedemeyeceğini anlamış. Böylece evin içinde bebek arabasına bağlı bir şekilde kendisi hangi odadaysa oraya götürür olmuş beni. Yine bir gün temizlik yaparken bakmış ki yerde talaşlar. Anlam verememiş haliyle... Zaman geçmiş ben bu kez mutfağın kapısında bebek arabamın içinde "otururken" annem yemek yapıyormuş, bir an bana dönmüş ve ne görsün? Arabadan uzanmış kapıları kemiriyormuşum yeni yeni çıkan dişlerimle. İşte annem benim tüm bu yaramazlıklarıma dayanabilen yegane insandır şu hayatta. İsteklerimi yerine getirebilmek için kendini parçalayan babamın bile prensesinin yaramazlıklarına öyle sabrı olmamıştır.
Hiç unutmam yine bir gün bu kez yaşım daha büyükken tabii, hani vardır ya salonda kristal takımlar, kadehler, şişeler, sürahiler, karaflar filan, hiç kullanılmayan hani sırf süs için orada öylece müzelik gibi duran kırılacak zerzevat. İşte onların temizlik gününde tek tek taşımaya üşenip, pratik olsun diye içkilerin durduğu servis arabasını özenle boşaltıp, tüm kırılacak eşyayı üstüne dizmiş ve evimizin uzun koridorunda şangır şangır sürerken beni uzun süre mutfakta bekleyen annem koridorun öbür ucunda  şoka girmiş ifadesiyle göründüğünde arabayı ona doğru itip koşarak oturma odasına kaçmıştım. İyi bir dayağı hakkettiğimin bilinciyle olacak "Anne ne olur vurma" diyordum.

O güne kadar değil bir tokat annem tek bir parmağını dahi kaldırmamıştı bana, o gün de bir şey değişmedi. Annem kolumu tutmuş ağlıyordu "Neden bana bunu yapıyorsun düşmanın mıyım senin" hiç kızıp bağırmazdı annem, en kızdığı anlarda bize bir şey yapmak istemez, canımızı yakmaktan kaçar ve sinirden oturup ağlardı. Buna rağmen annemin otoritesinden çok çekinir ve korkardık. Sadece otoriter ve kuralcı mı?
Çılgın bir titizdir annem ve düzen hastası. Öyle garip dersleri vardı ki bize. Mesela bir şeyi ortalıkta bıraksak geri döndüğümüzde onu asla ortada bulamazdık. Yo yo yo hayır yerine kaldırmazdı, doğruca çöpü boylardı ortada bırakılan şey her ne olursa olsun. Tabii biz onu ortada bulamadığımızda Mamak çöplüğüne doğru yola çıkan eşyamız için artık çok geç olurdu. Böylece düzeni öğrendik biz annemden.
Küçük yaşta büyük sorumluluklar almamayı öğretti bize. Yemek yaptığımda yemedi, hatta onu da çöpe döktü. "Sen daha küçüksün yemek yapmamalı oyun oynamalısın" derdi. Hatta kardeşim daha ben bebekken doğduğu için bana "abla oldun artık" denmesini yasaklamış, o yüzden hala Efser bana abla demez ve arkadaşlarına benden bahsederken ablam dediğinde dönüp bir bakarım bu kız kimi anlatıyor diye.

Komiktir benim annem. Çok güldürür beni. Bir gün evde oturuyorum baktım bana sesleniyor "Haydi kalk 5 dakikan var hazırlan Armada'ya gidiyoruz." Anlamadım yani, ne oluyordu bu kadar acil, 5 dakika dolduğunda kapıdaydım, annem kapıyı kilitledi ve tam da o anda anladım ki cep telefonum evde kaldı. Annem "Hayır" dedi "giremezsin içeri 5 dakikan vardı hazırlanman için" tabii kuzu kuzu gittim telefonsuz, sonra aynı sahne bir kez daha yaşandı bu sefer arabanın ruhsatı evde kalmıştı ama onu almama da izin yoktu. "Ayy anne iyice delirdin" dedim. Annemse "Bir gün sen de anne olacaksın ve çocukların için çok acil durumlar olabilecek işte o zaman lüzumlu hiç birşeyi evde unutmaman gerekecek." dedi. Haklıydı. Henüz çocuklarım olmadı ama bir sürü acil durum için hızlıca hazırlanıp evden çıkmamı gerektiren şeyler oldu. Ve ben hızla hazırlanırken bile hiç birşeyini unutmayan nadir insanlardan oldum. 

Annemi çok seviyorum. Sıra dışı bir annelik yaptığı için ona müteşekkirim... Tüm hayatını bize olan sevgisiyle doldurduğu, hayatının merkezine bizleri aldığı için ona kimi zaman kendisinden vazgeçiyor diye kızsam da, kendini bizler için çok yorduğu için sağlığına bir şey olacak diye çılgınlar gibi endişe etsem de ona minettarım. Hep gurur duyduğu şeyler yapmak, onu hep çok mutlu etmek istesem ve bunu ne yazık ki her zaman başaramayıp, onu çok üzsem de yaramazlıklarım, haylazlıklarım ve aykırıklarımla çıldırtsam da kimi zaman, beni ben olarak hatalarımla sevebilen biricik anneme hangi güzel sözü söylesem az. Oscar'ı alıp bir bebeğin sorumluluğunun ne demek olduğunu gördüğümde annemi asıl o gün anladım ben. Bir varlığı canından çok sevebilmek, onun için endişe etmek, onu herkesten, her şeyden ve hatta kendinden bile korumaya çalışmak, hiç bir şey beklemeden sadece çok sevmek ne demek o gün anladım ben. Dünyanın en zor şeyi böyle büyük bir sevgiyle kalbini doldurmak ve en büyük fedakarlığı.
O benim güzel gözlü, gülen yüzlü, tombik, pamuk şekerim. Hayatımın en büyük sevgisi. Küçük bir kızken gözlerimi dolduran şarkıdır o "Benim annem, güzel annem, beni al kollarına, kucağında uyut beni, niniler söyle yine..."

İyi ki doğdun canım annem... Nice yılları sağlıkla ve bizimle yaşa... Minik Ece Balımımızın biricik anneannesi, babamın sevgilisi, hayatı, bizim kraliçemiz sen hep bizimle ol, yanımızda, yanıbaşımızda...

Not: Buradaki fotoğrafların bir kısmı Ece Balım'ın doğumu sırasında doğum fotoğrafçısı arkadaşım Şule Erdem tarafından çekilmiştir.

2 yorum:

  1. Çok güzel br anlatım olmuş ne mutlu size böyle bir anneye sahipsiniz :) İyi doğmuş İyi ki Anneniz olmuş :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. iyi ki ... allah eksikliğini göstermesin...

      Sil