14 Aralık 2012 Cuma

Sofya'da...Yaratıcılık güzel şey...

Birşeyleri hayal edip, sonra o hayalleri gerçekleştirip, ortaya bir ürün koymak, yani bir tür yaratmak güzel şey...Sofya gezimden aklımda kalan izlenimlerin başında bu geliyor...

Yaklaşık 2 hafta önce iş için Sofya'ya gitmiştim. Her yurtdışı seyahatimde olduğu gibi bu sefer de minik yeğenime ilerde "Teyzem de bunu bana Sofya'dan getirmiş" diyeceği bir hediye aramaya koyuldum boş zamanımda. Ama ne kadar zorlandım anlatamam.


Ekonomileri Türkiye'den çok da ileride değil, hele çarşı pazar bizim kadar renkli hiç değil. Yeni yıl ve onlar için daha da öneme sahip Noel yaklaşmış olmasına rağmen sokaklar ışıltısızdı. Koskoca şehirde sadece bir tane çam ağacı gördük o da Astra Zeneca'ya ait reklamdı. Ama tabii süslenmiş çam ağacı açı bizler geçtik önüne fotoğraf üzerine fotoğraf çektik. Hatta o yüzden seyahatimize ve bu fotoğraflarımıza "Astra Zeneca sponsorluğunda gerçekleştirmiş olduğumuz Sofya seyahatimizden anılar" diye isim bile koydum.
Genel olarak temiz bir şehir Sofya, havası da sokakları da. Sadece bana biraz binaları eski geldi. O da eski rejimin etkisi deyip geçtim.
Kril alfabesiyle yazılmış yazılar beni çok mutlu etti, kendimi Moskova'daymışım gibi hissettirdi biraz. Malum şu dünyada en sevdiğim şehirler listesinin ilk sıralarında yer alır Moskova. Ama Moskova'nın arka sokakları gibiydi Sofya. Sadece tarihi meydan ve şehir merkezine hayran kaldım diyebilirim. Hele de biz toplantıya girerken günlük güneşlik havanın yarım saat içinde fırtınaya, tipiye teslim olduğunda, ayağımdaki spor ayakkabılar ve aklımda oteldeki kar botlarım geldikçe endişeli anların başkenti oluverdi Sofya. Hani kara karşı tedbirin hiç olmasa neyse, ama onları toplantı yerine 15 dakikalık mesafedeki otelinde bırakmışsan güneşe aldanıp, bu durum daha bir koyuveriyor insana. Tüm akşamı sırılsıklam ayaklarla ve ıslak bir kot pantalonla geçirmek de bu durumun bonusu oluyor.

Ama birlikte olduğumuz ekip o kadar eğlenceliydi ki pek de umrumda olmadı donan ayaklarım... Üşüyen bacaklarım. Toplantıya ara verip o güzel meydanın yarım saat önce ve yarım saat sonraki hallerini fotoğrafladık. Üstelik bizde de ne ayak varsa Sofya'ya ilk karı da biz yağdırmışız bu sene.


Karlı bir Sofya akşamında yöresel bir restoranda ağırladı bizi nazik ev sahibimiz... Böylece Bulgar yemeklerinin tadına bakma fırsatımız oldu. Hatta ünlü mastik rakısını da içtik ama şunu belirtmem gerekir ki Türk Rakısının üzerine rakı yok dünyada... Yemekler ise çok lezzetliydi. Ama bizim mutfağa çok yakındı. Güveç, kavurma ve hatta mezeler resmen bizimkilerin aynısıydı o yüzden Türk mutfağına aşıksanız ve farklı tadlara kapalıysanız, Bulgaristan'da aç kalmazsınız hiç endişe etmeyin. Bir de peynir onlar için de bizim gibi önemli bir yere sahip. Peynirli mezeleri ayrı lezzetliydi, hele ıspanaklı krepin içine sarılmış sushi görüntüsü verilmiş beyaz peynir ve domatesli meze bize sunum açısından hoş bir fikir verdi.
Sabah tekrar toplantıya gitmek için uyandığımızda, güneş yine ışıl ışıl parlıyordu. Ama ona dedim ki "yo yo bu sefer beni kandıramazsın." ve kotumun içine külotlu yün çoraplarımı giydim, ayağıma da çektim kar çizmelerimi... Zaten montum kayakçı montu, ohhh sıcak sımsıcak bir gün beni bekliyordu. Zaten griptim Sofya'ya giderken bi de zatüree olup ciğerlerimi bırakamazdım orada. Ama yollar nasıl buz tutmuştu güneşe rağmen anlatamam, az kalsın çanağı orada bırakacaktık. Belediye gece hiç çalışmamış, aynı bizimkiler... Karlar buza dönmüş... Eriyen yerlerse güneş sayesinde...
Toplantımız öğleden sonra bittiğinde, bize şehri tanımak için de fırsat doğmuş oldu. Toplantı yerinin hemen camından gördüğümüz manzaranın içine daldık... İlk olarak merkezdeki büyük katedrali ziyaret ettik. Güzeldi, hem de çok güzeldi ama kapısında Osmanlı'dan kurtulmalarının kutlaması olarak inşa edildiğini öğrenince "Vay" dedik "Ecdadımız amma esmiş gürlemiş adamlar bölgenin en büyük ibadethanesini bizden kurtulmalarının şerefine yapmış."... Tabii ben de o Ataların bir torunu olarak, yine bir diğer torundan ilham alarak Balkanların orta yerine inşa ettirdiğimiz katedralin önünde "Tarih hayal edenleri değil yapanları hatırlar" pozu verdim hemen...



Merkezin yakınında bir bit pazarı vardı. Orayı da gezdik. Galiba eski rejimden kalanları satmak bu eski Doğu Bloğu ülkelerinin genel bir alışkanlığı. Hiç yadırgamadım. Aile yadigarları tıpkı Moskova'da olduğu gibi burada da satıştaydı. Her şehrin ünlü bir caddesi vardır ya hani, İstanbulun Bağdat ve İstiklal Caddeleri (ee tabi bir şehirde iki yaka varsa o caddede torpillidir iki tane olur onun ünlü caddesi), Ankara'nın Tunalısı, Moskova'nın Tverskayası ve Berlin'in Kurfürstendammı gibi Sofya'nın da Vitosha'sı var.. Şehrin geneli içinde güzel bir cadde ama dediğim gibi ışıltı, süs püs çok az. Biraz İstiklal caddesini hatırlatıyor insana. Ama mağazaların vitrinleri çok fazla çekici değil. Tabii bu da benim minikcik için hediye arayışlarımda umudumu yavaş yavaş kaybetmeme sebep olurken, bir ara sokakta küçük, renkli bir vitrin dikkatimi çekti. Hemen oraya doğru yürüdüm umutla...



İçeride iki genç kız oturuyordu, biri dikiş makinasının başında birşeyler dikerken, diğeri elinde kızın diktiği şeylerin içini elyafla dolduruyordu. İçeriye iyice bakınca bir sürü, rengarenk, çeşit çeşit bez oyuncak, renkli çantalar, masa örtüleri, bebek uyku tulumları, kıyafetler gördüm. İçeri girdiğimde, kızlar bizi kocaman gülümsemeyle karşıladılar. Ben çılgınlar gibi bu rengarenk dünyayı incelerken ve Ece'ye hediye seçmeye çalışırken bir yandan, bir yandan da kızlarla sohbet ettim. Tüm modeller kendi hayallerinin ürünüymüş, yeni kumaşlar alıp, dönem dönem yeni dizaynlar da yapıp bu güzel şeyleri "yaratıyorlarmış". I-pad kılıfları hatta mutfak önlükleri de yapıyorlarmış...
Ama itiraf ediyorum ben bebek ürünlerine öyle çok dalmışım ki büyükler için üretilenleri hiç görmemişim. Web sitelerini inceleyince gördüm bu renkli şeyleri.www.nenios.com  Kızlara gerçekten hayran kaldım. Minicik bir dükkanı o kadar güzel ve temiz dekore etmişlerdi ve el emeği göz nuru ürünleriyle yaratıcılıklarını kazanca çeviriyorlardı. İşte dedim gerçek girişimci ruhu karşımda. Ben de onlara destek olmalıyım. hem de sevgili yeğenime tertemiz, yepyeni ve güzel bir anı hediye etmeliyim. O yüzden bir fil ile at aldım... Kızlar paketlerken, onlardan blogda bahsetmek istediğimi söyledim. Çok mutlu oldular. Şimdi bu satırları onlar da okuyorlardır dilerim. Ve buradan onlara bir kez daha "ellerinize sağlık kızlar" demek isterim...
Ve Sofya için son bir tavsiye... Ne yapın edin, Bvlgari pastanesine bir uğrayın. Muhteşem pastaları var. Herbiri göz alıcı. Ve Sofya'daki en güzel vitrine sahip yer bence... Şimdi hedefim pastanenin vitrininde gördüğüm atlı karınca şeklindeki pastayı minnak yeğenimin doğumgününde yaptıracak bir pastane bulmak.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder